|
|
|
|
|
|
|
           
ATATÜRK KÖŞESİ
                                                 |
|
|
|
|
İstiklâl
Marşı
|
Korkma! Sönmez bu şafaklarda
yüzen alsancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten
en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır,
parlayacak;
O benimdir, o benim
milletimindir ancak!
Çatma, kurban olayım, çehreni ey
nazlı hilâl,
Kahraman ırkıma bir gül... Ne bu
şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız
sonra helâl;
Hakkıdır, Hakk'a tapan,
milletimin istiklâl.
Ben ezelden beridir hür yaşadım
hür yaşarım,
Hangi çılgın bana zincir
vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim; bendimi
çiğner, aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere
sığmam taşarım.
Garb'ın âfâkını sarmışsa çelik
zırhlı duvar;
Benim îman dolu göğsüm gibi
serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir
îmânı boğar,
"Medeniyet!" dediğin tek dişi
kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları
uğratma sakın;
Siper et gövdeni, dursun bu
hayâsızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği
günler Hakk'ın,
Kim bilir, belki yarın... belki
yarından da yakın.
Bastığın yerleri "toprak!"
diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce
kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme,
yazıktır, atanı;
Verme, dünyaları alsan da, bu
cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna
olmaz ki fedâ?
Şühedâ fışkıracak toprağı
sıksan, şühedâ
Cânı, cânânı, bütün varımı alsın
da Hudâ,
Etmesin tek vatanımdan beni
dünyada cüdâ.
Rûhumun senden İlâhî, şudur
ancak emeli:
Değmesin ma'bedimin göğsüne nâ-mahrem
eli;
Bu ezanlar -ki şehâdetleri dînin
temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim
inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder
-varsa- taşım;
Her cerîhamdan ilâhî boşanıp
kanlı yaşım,
Fışkırır rûh-i mücerred gibi
yerden na'şım!
O zaman yükselerek Arşa değer,
belki, başım.
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey
şanlı hilâl!
Olsun artık dökülen kanlarımın
hepsi helâl.
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok
izmihlâl:
Hakkıdır, hür yaşamış,
bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan,
milletimin istiklâl.
Mehmet
Âkif ERSOY |
|
| |
Sayfa
Başına Dön |
|
|
|
Onuncu
Yıl Nutku
|
Türk Milleti;
Kurtuluş savaşına başladığımızın
onbeşinci yılındayız. Bugün,
Cumhuriyetimizin onuncu yılını
doldurduğu, en büyük bayramıdır.
Kutlu olsun.
Yurtdaşlarım,
Az zamanda çok ve büyük işler
yaptık. Bu işlerin en büyüğü,
temeli Türk kahramanlığı ve
yüksek Türk Kültürü olan,
Türkiye Cumhuriyetidir.
Buradaki muvaffakiyeti Türk
milletinin ve onun değerli
ordusunun bir ve beraber olarak,
azimkarane yürümesine borçluyuz.
Fakat yaptıklarımızı asla kafi
göremeyiz çünkü daha çok ve daha
büyük işler yapmak
mecburiyetinde ve azmindeyiz.
Yurdumuzun, dünyanın en mamur ve
medeni memleketleri seviyesine
çıkaracağız. Milletimizi en
geniş refah, vasıta ve
kaynaklarına sahip kılacağız.
Milli kültürümüzü, muasır
medeniyet seviyesinin üstüne
çıkaracağız. Bunun için, bizde
zaman ölçüsü geçmiş asırların
gevşetici zihniyetine göre
değil; asrımızın sürat ve
hareket mefhumuna göre
düşünülmelidir. Geçen zamana
nisbetle, daha çok çalışacağız.
Daha az zamanda, daha büyük
işler başaracağız. Bunda da
muvaffak olacağımıza şüphem
yoktur. Çünkü Türk milletinin
karakteri yüksektir. Türk
milleti çalışkandır, Türk
milleti zekidir. Çünkü, Türk
milleti, milli birlik ve
beraberlikle güçlükleri
yenmesini bilmiştir.
Ve çünkü,
Türk milletinin, yürümekte
olduğu terakki ve medeniyet
yolunda, elinde ve
kafasında tuttuğu meşale, müspet
ilimdir. Şunu da ehemmiyetle
tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek
bir insan cemiyeti olan Türk
milletinin tarihi bir vasfı da,
güzel sa’natları sevmek ve onda
yükselmektir. Bunun içindir ki,
milletimizin yüksek karakterini,
yorulmaz çalışkanlığını, fıtri
zekasını, ilme bağlılığını güzel
san’atlara sevgisini, milli
birlik duygusunu mütemadiyen ve
her türlü vasıta ve tedbirlerle
besliyerek inkişaf ettirmek,
milli ülkümüzdür. Türk milletine
çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün
beşeriyette hakiki huzurun
temini yolunda, kendine düşen
medeni vazifeyi yapmakta,
muvaffak olacaktır.
Bugün, aynı inan ve kat’iyetle
söylüyorum ki, milli ülküye, tam
bir
bütünlükle yürümekte olan Türk
milletinin, büyük milletinin,
büyük
millet olduğunu bütün medeni
alem, az zamanda, bir kere daha
tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur
ki, Türklüğün unutulmuş büyük
medeni vasfı ile, atinin yüksek
medeniyet ufkunda, yeni bir
güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti;
Ebediyete akıp giden her on
senede, bu büyük bayramını, daha
büyük şereflerle saadetlerle
huzur ve refah içinde kutlamanı,
gönülden dilerim. |
|
| |
Sayfa
Başına Dön |
|
|
|
Atatürk'ün
Gençliğe Hitabesi
|
Ey Türk gençliği!
Birinci vazifen, Türk
istiklalini, Türk Cumhuriyetini,
ilelebet, muhafaza ve müdafaa
etmektir.
Mevcudiyetinin ve istikbalinin
yegane temeli budur. Bu temel,
senin, en kıymetli hazinendir.
İstikbalde dahi, seni, bu
hazineden mahrum etmek
isteyecek, dahili ve harici,
bedhahların olacaktır.
Bir gün, istiklal ve cumhuriyeti
müdafaa mecburiyetine düşersen,
vazifeye atılmak için, içinde
bulunacağın vaziyetin imkan ve
şeraitini düşünmeyeceksin!
Bu imkan ve şerait, çok namüsait
bir mahiyette tezahür edebilir.
İstiklal ve cumhuriyetine
kastedecek düşmanlar, bütün
dünyada emsali görülmemiş bir
galibiyetin mümessili
olabilirler. Cebren ve hile ile
aziz vatanın bütün kaleleri
zaptedilmiş, bütün tersanelerine
girilmiş, bütün orduları
dağıtılmış ve memleketin her
köşesi bilfiil işgal edilmiş
olabilir. Bütün bu şeraitten
daha elim ve daha vahim olmak
üzere, memleketin dahilinde
iktidara sahip olanlar gaflet ve
dalalet ve hatta hıyanet içinde
bulunabilirler. Hatta bu iktidar
sahipleri şahsi menfaatlerini,
müstevlilerin siyasi emelleriyle
tevhit edebilirler. Millet, fakr
ü zaruret içinde harap ve bitap
düşmüş olabilir.
Ey Türk istikbalinin
evladı!
İşte; bu ahval ve şerait içinde
dahi, vazifen, Türk istiklal ve
cumhuriyetini kurtarmaktır!
Muhtaç olduğun kudret,
damarlarındaki asil kanda
mevcuttur.
Mustafa Kemal ATATÜRK
|
|
| |
Sayfa
Başına Dön |
|
|
|
Atatürk
ilkeleri
|
|
Devletçilik |
Cumhuriyetçilik |
Halkçılık |
İnkılapçılık |
Laiklik |
Milliyetçilik |
|
|
Devletçilik
Ekonomik etkinliğin toplum ve
devlet hayatındaki önemi daha
önce anlatılmıştı. Ekonomik
hayatın temelinin üretim olduğu
da belirtilmişti.XX. yüzyılda
dünya devletleri daha mutlu
yaşamak imkânlarına kavuşmak
için üretimi artırma gereğini
duydular. Bunun için de başlıca
üç yöntemin uygulanmasını
öngördüler. Bunları kısaca
gözden geçirelim:
Liberal Ekonomi: Bu tür
ekonomilerde üretim için gerekli
olan sermaye, üretim etkinliği
ve üretilen malların dağıtımı
tümüyle bireylere bırakılmıştır.
Liberal ekonomi görüşüne göre,
ekonomik hayatın kendiliğinden
işleyen yasaları vardır: Üretim,
mallara olan isteğe bağlıdır,
istek ise, üretimin az veya çok
olmasını sağlar. Devlet bu
kuralları yönlendirmeye
karışmamalıdır. Devletin görevi
yurdu savunmak, eğitim İşlerini
düzenlemek, adalet dağıtmak gibi
alanlarda kalmalıdır. Devlet
ekonomik hayata katılırsa az
önce belirtilen denge bozulur.
Gerekirse devlet, ancak büyük
bunalımları gidermek için
ekonomik hayata girmeli, bunalım
geçince de gene çekilmelidir.
Büyük ekonomik güce sahip olan
kapitalist ülkeler, liberal
görüşü uygulayarak bugüne kadar
gelmişlerdir.
Sosyalist Ekonomi: Bu tür
görüşü uygulayan ülkelerde hem
sermaye, hem üretim doğrudan
doğruya devletçe sağlanır.
Kişilerin üretim araçlarına
sahip olmaları yasaktır. Devlet
tüm sermayenin sahibidir. Bütün
ekonomik hayat, devletin
öngördüğü biçimde düzenlenir.
Malların dağıtımını da devlet
yapar. Bazı ülkeler temelde bu
görüşü benimsemişlerdir.
Ilımlı Ekonomik Sistemler:
Dünyanın hızla değişen şartları
hem liberalizmin, hem de
Sosyalizmin katıksız bir biçimde
işleyemeyeceğini göstermiştir.
Bu bakımdan liberal rejimlerin
bazılarında, devlet ekonomik
hayata artan ölçüde girerken,
sosyalist sistemde de
yumuşamalar göze çarpmaktadır.
Böylece her iki guruptan bazı
ülkeler rejimlerinin temelini
bozmadan önemli sistem
değişikliklerine girmektedirler.
Devletçilik: Atatürk
ilkelerinin arasında bulunan
devletçilik, bir ekonomi
siyasetidir. Yukarıda anlatılan
rejimlere benzemez. Milli
özelliklerimize uyan, gerekli
kalkınmayı sağlayacak bir model
olan devletçiliğin hangi şartlar
altında nasıl doğduğu
belirtilmişti. Bunun için burada
devletçiliği kısaca
değerlendireceğiz.
Devletçilik, temel anlamıyla
devletin ekonomik hayatın içine
girmesidir. Ama bu yapılırken
sosyalist model benimsenemez.
Elinde sermayesi olan
vatandaşlar, birkaç alan
dışında, diledikleri biçimde
üretime katılabilirler. Devlet
bunlara engel olmadığı gibi
üstelik gereken tedbirleri
alarak işlerini kolaylaştırır,
kişileri üretim ve ticaret işine
özendirir.
Ancak bilindiği gibi, hızla
sanayileşme cumhuriyetin ilk
hedeflerindendi. Büyük temel
sanayi kuruluşları yapmak için
özel ellerde sermaye yoktu. Bu
yüzden devletçilik doğdu. Devlet
pek çok sanayi işletmesini
kendisi kurdu, çalıştırdı ve
geliştirdi. Bir yandan da
uyguladığı para ve kredi
politikası ile özel kişileri
başıboş bırakmadı. Böylece
devlet ile vatandaş, üretim
işini birlikte düzenlediler. Bu
işbirliği sonucu Türkiye örnek
bir ülke durumuna gelmişti. Son
araştırmalar, Türkiye'nin 1930
yılına kadar uyguladığı
devletçilik siyaseti ile en
hızlı kalkınan üç ülke arasına
girdiğini göstermektedir. 1029
yılında, 100 olan Türkiye ve
dünya sanayi üretim indeksi,
1939'da Türkiye'de 196'ya
erişmiştir. Dünya ortalaması İse
119'dur. Bu gelişme tablosunda
Türkiye'nin yeri, Rusya ve
Japonya'dan sonra gelmektedir.
Böylece 1927'de 1000 olan milli
gelirimiz, hızlı nüfus artışına
rağmen, 1939'da 1625'e
yükselmiştir.
Sermayesi olmayan, dışarıdan
yardım almayan, kaynakları
sınırlı, teknolojisi geri
Türkiye'nin 1939 yılına kadar
sağladığı bu gelişme Atatürk'ün
akılcı ve milliyetçi
görüşlerinin bir eseridir. O,
özel girişimleri desteklerken,
devleti de ekonomik hayata
katmış, her iki alan
birbirlerini tamamlamışlardır.
İkinci Dünya Savaşı'nın
çıkması üzerine bu gelişme
durdu. Savaş sonrasında ise
devletçilik ilkesi yeniden ve
amaca uygun biçimde işletilip
ihtiyaçlara göre düzenlenmedi,
politika aracı yapıldı. Bu
yüzden özel alanla devlet alanı
arasındaki denge bozuldu ve
ekonomik hayata bir kargaşa
geldi.
Atatürk'ün baş ilkelerinden
devletçilik, Türkiye'yi ekonomik
bakından kalkındıracaktır, yeter
ki gerektiği gibi
uygulanabilsin.
|
|
|
Devletçilik |
Cumhuriyetçilik |
Halkçılık |
İnkılapçılık |
Laiklik |
Milliyetçilik |
|
|
Cumhuriyetçilik
Cumhuriyet bir devlet
biçimidir. Cumhuriyette esas
olan ilk öğe, devlet başkanının
belli bir süre için seçilerek iş
başına gelmesidir. Bu bakımdan
cumhuriyet, başta bir hükümdarın
bulunduğu devlet biçimlerinden
(monarşilerden) ayrılır.
Monarşilerde devletin başı,
belli bir aile içinden çıkar,
normal koşullar altında,
ölünceye kadar iş başında kalır.
Yerine gene aynı aileden bir
başkası gelir. Her monarşide,
aile içinden kimin hükümdar
olacağı belli bazı kurallara
göre saptanır. Cumhuriyette
devlet başkanı belli bir süre
içinde seçimle iş başına
gelince, ileri gelen diğer
kişilerin de seçimle
belirlenmesi gerekir. Bunlar
genellikle o toplumda yasa
koyacak kimselerdir.Gerek devlet
başkanının, gerek yasa koyma
yetkisine sahip olanların
seçimle iş başına gelmesi
şartının kabulü ile cumhuriyet
tam anlamıyla belirmiş sayılmaz.
Şimdi sorun seçim üzerinde
düğümlenecektir. Seçime kimler
katılacaktır? Belli bir grup
vatandaşa seçme ve seçilme hakkı
verilirse belki dış görünüşü
bakımından bir cumhuriyetle
karşılaşılır. Böyle
cumhuriyetler ilkçağ Yunan kent
devletlerinde, bazı ortaçağ
İtalyan ve Alman bölgelerinde
(Venedik, Ceneviz
cumhuriyetleri, Hansa kentleri
gibi) görülmüştür. Bu tür eski
cumhuriyetlerde seçime katılma
hakkı sadece belli bir grup
vatandaşa verilmişti. Onlar,
yaptıkları seçimle iş başına
gelen kadroya dayanarak tüm
toplumu yönetiyorlardı. Bugünkü
anlayışımıza göre bu tür
cumhuriyetler amaca uygun birer
rejim değillerdir. Onlara
aristokratik veya oligarşik
cumhuriyetler denilir.
Demek ki, cumhuriyet
biçiminin amaca uygun olarak
gerçekleşmesi için, belli bir
olgunluk yaşına gelmiş her
vatandaşın seçime katılması
gerektir. Bu anlamıyla
cumhuriyetler Amerika Birleşik
Devletleri'nin kurulması ile
doğmaya ve ancak büyük Fransız
inkılâbından sonra yayılmaya
başlamıştır. Gerçi ünlü
düşünürler cumhuriyeti çok
önceden kafalarında kurmuş ve
tanımlamışlardır. Ancak uygulama
XIX. yüzyılın sonuna doğru
ortaya çıkmıştır. Seçme ve
seçilme hakkının tüm
vatandaşlara tanınması ve
uygulamaya geçilmesiyle gerçek
cumhuriyet kurulmuş ve işlemeye
başlamıştır. Ancak bu devlet
biçimini daha iyi ve köklü
olarak yaşatmak, seçimin
demokrasi şartlan içinde
yapılması ile mümkündür.
Yukarıda demokrasinin tanımı
görülmüştü, işte gerçek
cumhuriyet demokratik hayatla
gerçekleşir.
Osmanlı Devleti, bir
cumhuriyet değildi. Padişahlar
Osmanlı Ailesi içinden
çıkarlardı. Devleti ve milleti
yönetme yetkisi kesinlikle
padişahındı. Gerçi meşrutiyet
döneminde halkın oyu ile
seçilmiş meclisler vardı. Ancak
bu meclisler padişahın üstünde
değildi, tersine, padişah
bunların, yani millet isteğinin
üzerinde idi. Son karar, son söz
kesinlikle padişahındı.Bu
yönetim biçiminin sakıncalarını
yaşanılan türlü olaylar
göstermiştir. Atatürk,
cumhuriyet ilânı ile devlet
içinde karar verecek en yetkili
ve son makam olarak milletin
tanındığını belirtmiştir.
Atatürk, bir cumhuriyet
âşığı idi. Daha kimse bu
kelimeyi ağzına alamazken, genç
Mustafa Kemal, padişahlık
rejimine karşı çekinmeden
saltanatın kaldırılıp
cumhuriyetin kurulması gereğini
söyleyebiliyordu. Hele millî
mücadeleye başlarken bunu açıkça
belirtmişti. Erzurum
Kongresi'nin açılacağı günlerde
yakın arkadaşlarına cumhuriyetin
kurulacağını anlatıyordu.
Nihayet bilinen aşamalardan
sonra cumhuriyet rejimine
kavuştuk. Kişisel saltanata son
verildi.
Atatürk, cumhuriyeti
demokrasi içinde İşleyen en
ideal bir rejim olarak
görmektedir. O şöyle söylüyor:
"Demokrasinin bütün anlamıyla
ideali, milletin tamamının aynı
zamanda yöneten durumda
bulunabilmesi, hiç olmazsa
devletin son iradesini yalnız
milletin ifade etmesini ve
belirtmesini ister. Ne yazık ki,
milletlerin nüfus çokluğu,
düşünce eğitimi düzeyleri,
idealin uygulanmasında, idealden
büsbütün yoksunluğa yol açacak
ihtiyatsızlıklardan kaçınmayı
gerektirmektedir. Şu duruma göre
demokrasi ilkesinin en modern ve
mantıksal uygulamasını sağlayan
hükümet biçimi, cumhuriyettir.
Cumhuriyette son söz, milletçe
seçilmiş meclisindir. Millet
adına kanunları o yapar.
Hükümete güven oyu verir, ya da
vermez, onu düşürür. Millet
vekillerinden hoşnut kalmazsa
başkalarını seçer. Cumhuriyette
meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet
bilirler ki, kendilerini iktidar
ve yetki yerine belli bir zaman
için getiren, irade ve
egemenliğin sahibi olan
millettir. Gücünün ve yetkisinin
Tanrıdan geldiğini ve yalnız ona
karşı ahirette hesap
verebileceğini varsayan ve
devleti, ülkeyi kendine mirasla
kalmış bir malikane kabul eden
bir hükümdar, kendini her türlü
sınırlamadan uzak görür. Böyle
bir yönetimde milletin benliği,
özgürlüğü söz konusu dahi
olamaz. Şu duruma göre,
yetkileri sınırlı dahi olsa,
hükümdarlık biçimi demokrasiye,
millî egemenlik ilkesine uygun
değildir".
Pek iyi anlaşılıyor ki,
Atatürk, halkın kendini doğrudan
doğruya yönetmesi demek olan
demokrasiyi en ideal devlet
biçimi kabul etmektedir. Ancak
bütün bilginlerin de
söyledikleri gibi, halk kendini
doğrudan doğruya yönetemez,
çünkü bugün milyonlarca kişinin
bir araya gelerek her zaman
devlet işlerini yürütmeleri
mümkün değildir. Öyle ise
demokrasiyi gerçekleştirmek
ancak cumhuriyetle mümkündür.
Cumhuriyette millet,
yöneticileri belirli bir zaman
için seçer, belli bir süre
geçince, hoşnut kalmamışsa,
onları görevden uzaklaştırır,
işte cumhuriyet demokrasisi
budur. Bu rejimin kişisel
saltanattan çok daha iyi olduğu
kuşkusuzdur.Atatürk, belli
kişilerin seçimle iş başına
gelip, bir daha iktidardan
ayrılmaması demek olan Faşizm
ile, milletin tümüne değil de,
sadece birkaç tabakaya dayanarak
millet egemenliğini reddeden
Bolşevizm'e karşı çok açık bir
cephe almıştır. Her iki rejimin
geliştiği bir dönemde millet
egemenliğine dayalı cumhuriyete
sıkı sıkıya bağlı kalması,
yalnız bizim için değil, tüm
insanlık için bir kıvanç
kaynağıdır.
Atatürk'e göre, "Türk
Milletinin tabiatına ve
geleneklerine en uygun olan
yönetim, cumhuriyet
yönetimidir". Atatürk,
demokrasinin Osmanlı Saltanatı
içinde yeşeremediğini açıkça
görmüştür. Demokrasi ancak
cumhuriyetle kökleşip
gelişebilirdi. Bunun içindir ki,
Türk inkılâbının baş ilkeleri
arasında cumhuriyetçilik
sayılmıştır. Milletin kendi
yönetimi olan cumhuriyete içten
bağlılık, yücelme yolunu aşmanın
baş şartıdır.
|
|
|
Devletçilik |
Cumhuriyetçilik |
Halkçılık |
İnkılapçılık |
Laiklik |
Milliyetçilik |
|
|
Halkçılık
Bir milleti oluşturan, çeşitli
mesleklerin ve toplumsal
grupların içinde bulunan
insanlara halk denir. Bu akımdan
halkçılık ilkesi hem
cumhuriyetçilik hem de
milliyetçilik ilkelerinin
zorunlu bir sonucudur.
Atatürk'e göre millet ile
halk aslında tek anlama
gelmektedir. Halkçılık ise
millet içindeki çeşitli insan
gruplarının çıkarına ve yararına
bir siyaset izlenmesi, halkın
kendi kendini yönetmeye
alıştırılmasıdır.
Halkçılık, cumhuriyetçiliğin
doğal bir sonucudur denildi ki,
bu çok doğrudur. Cumhuriyet,
halkın kendi yöneticilerini
kendi içinden seçmesi anlamına
gelmektedir. Böylece cumhuriyet
rejimi, bir halk rejimi
olmaktadır.
Aynı biçimde, halkçılık,
milliyetçiliğin de bir
sonucudur. Millet halktan
oluştuğuna göre, milliyetçilik,
Türk halkının mutluluğu için
çalışmak, ortak geçmişe ve
geleceğe halkla birlikte
bağlanmak demektir.
Atatürk, daha TBMM açılır
açılmaz, yeni kurulan devletin
bir halk devleti olduğunu
belirten pek çok konuşmalar
yapmıştır. Artık halk, bir kişi
tarafından yönetilmemekte, kendi
kendini yönetmektedir.
Halkçılık ilkesinin
uygulanması ayrıca, toplumda hiç
kimsenin diğerinden üstün
olmamasının, kanun önünde kesin
eşitliğin kabulü anlamına da
gelmektedir. Gerçek halkçılıkta
hiçbir toplumsal gruba, zümreye
ayrıcalık tanınmaz. Halk her
bakımdan birbirine eşit
kimselerden oluşur.
Bugün bazı rejimler halkı yalnız
belli bir grup insandan ibaret
saymaktadırlar. Bu rejimlerin
adı olan halk cumhuriyeti
yanıltıcıdır. Çünkü sadece belli
bir grup halkın devleti anlamına
gelmektedir. Gerçek budur. Ama
Atatürkçü halk devletinin
uzaktan yakından böyle bir anlam
taşımadığı ve belirtmediği hemen
söylenmelidir.
Atatürkçü halk devleti, Türk
halkının tümünü, yani Türk
milletini kapsamına alır. Böyle
bir halkçılık anlayışı, gerçek
demokrasinin kurulması için
gerekli olan ortamı en iyi
biçimde hazırlar.
|
|
|
Devletçilik |
Cumhuriyetçilik |
Halkçılık |
İnkılapçılık |
Laiklik |
Milliyetçilik |
|
|
İnkılapçılık
İnkılâp, bir toplumun önemli
kurumlarını kısa bir süre içinde
değiştirip kendini
yenileştirmesi atılımıdır.
Tarihte önemli, büyük inkılâplar
görülmüştür. Atatürk
yönetimindeki Türk Milleti de
tarihteki en önemli
İnkılâplardan birini
gerçekleştirmiştir.
Bir toplumda durup dururken
inkılâp yapılmaz, inkılâpların
tarihten gelen büyük sebepleri
vardır. Türkler bir zamanlar
çağın Önemli devletlerinden
birini kurmuşlardı. Bu devlet
yüzlerce yıl dünyanın sayılı
güçlerinden biri olarak kaldı.
Ama Batı'da gelişen akıl ve
bilim çağına ayak uyduramadığı
için geride kalmaya,
güçsüzleşmeye başladı. Çok
uluslu bir yapıda olduğundan
milli bir birlik kuramadı.
Devleti kurtarmak isteyenler,
hep eski düzen ve belli kalıplar
içinde değişiklikler yaptılar.
Oysa yapıyı değiştirmek gerekti
ve bu kaçınılmazdı.
Birinci Dünya Savaşı sonu
yenilgi ve parçalanma,
Atatürk'e, Türk milletini bir
araya getirip mücadele etme ve
yapıyı yenileme düşüncesini ve
bunu gerçekleştirme azmini
vermiştir. Eski yapıyı yeniden
kurmak mümkün olmadığı için
ardarda büyük inkılâplar
yapılmıştır.
Atatürk'e göre "inkılâp
milletin esenliği için halk
adına yapıldı". "Yaptığımız ve
yapmakta olduğumuz inkılâpların
amacı, Türkiye Cumhuriyeti
halkını tamamen modern ve bütün
anlamı ve biçimiyle uygar bir
toplumsal heyet durumuna
getirmektir". Öyleyse inkılâp,
modernleşme ve çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşmak için
yapılacaktır. Gerçekten,
gördüğünüz büyük yenilik
hareketleri, hep inkılâpçı bir
tutum ve davranışla yapılmıştır.
Türk Milleti iyiye, doğruya,
güzele daha fazla yaklaşmak,
bunlara erişmek için
inkılâpçılığa bağlı ve tam bir
inkılâpçı olarak kalmalıdır.
Öyleyse inkılâpçılık nedir?
Atatürk'e göre, "gerçek
inkılâpçılık onlardır ki,
ilerleme ve yenileşme inkılâbına
sevk etmek istedikleri
insanların, ruh ve
vicdanlarındaki gerçek eğilime
nüfuz etmesini bilirler".
Demek ki, inkılâpçı, ruhlara
ve vicdanlara seslenecek,
insanları bu yolda
yönlendirecektir. Atatürk
inkılâbını sürdürebilmek,
inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu
her zaman duymakla, hedefleri
belirleyip bu hedeflere ulaşma
yolunda çalışmakla olur.
Türk İnkılâbının üstün ve
yüce amacını her zaman kavramaya
çalışmalıdır. Durmadan ve her
zaman yenilik yolunda ileriye
doğru gidilecektir, işte
Atatürk'ün temel ilkelerinden
biri de budur. Türk inkılâbının
korunması, geliştirilmesi ve
ilerletilmesi şarttır. Atatürk
bundan emindi ve şöyle diyordu:
"İnkılâbın hedefini kavramış
olanlar, daima onu muhafazaya
muktedir olacaklardır".
Evet, bu özlü sözlerin
ışığında, bilinçli inkılâpçılık
Türk Milletinin geleceği
olmalıdır.
İnkılâp, bir toplumun önemli
kurumlarını kısa bir süre içinde
değiştirip kendini
yenileştirmesi atılımıdır.
Tarihte önemli, büyük inkılâplar
görülmüştür. Atatürk
yönetimindeki Türk Milleti de
tarihteki en önemli
İnkılâplardan birini
gerçekleştirmiştir.
Bir toplumda durup dururken
inkılâp yapılmaz, inkılâpların
tarihten gelen büyük sebepleri
vardır. Türkler bir zamanlar
çağın Önemli devletlerinden
birini kurmuşlardı. Bu devlet
yüzlerce yıl dünyanın sayılı
güçlerinden biri olarak kaldı.
Ama Batı'da gelişen akıl ve
bilim çağına ayak uyduramadığı
için geride kalmaya,
güçsüzleşmeye başladı. Çok
uluslu bir yapıda olduğundan
milli bir birlik kuramadı.
Devleti kurtarmak isteyenler,
hep eski düzen ve belli kalıplar
içinde değişiklikler yaptılar.
Oysa yapıyı değiştirmek gerekti
ve bu kaçınılmazdı.
Birinci Dünya Savaşı sonu
yenilgi ve parçalanma,
Atatürk'e, Türk milletini bir
araya getirip mücadele etme ve
yapıyı yenileme düşüncesini ve
bunu gerçekleştirme azmini
vermiştir. Eski yapıyı yeniden
kurmak mümkün olmadığı için
ardarda büyük inkılâplar
yapılmıştır.
Atatürk'e göre "inkılâp
milletin esenliği için halk
adına yapıldı". "Yaptığımız ve
yapmakta olduğumuz inkılâpların
amacı, Türkiye Cumhuriyeti
halkını tamamen modern ve bütün
anlamı ve biçimiyle uygar bir
toplumsal heyet durumuna
getirmektir". Öyleyse inkılâp,
modernleşme ve çağdaş uygarlık
düzeyine ulaşmak için
yapılacaktır. Gerçekten,
gördüğünüz büyük yenilik
hareketleri, hep inkılâpçı bir
tutum ve davranışla yapılmıştır.
Türk Milleti iyiye, doğruya,
güzele daha fazla yaklaşmak,
bunlara erişmek için
inkılâpçılığa bağlı ve tam bir
inkılâpçı olarak kalmalıdır.
Öyleyse inkılâpçılık nedir?
Atatürk'e göre, "gerçek
inkılâpçılık onlardır ki,
ilerleme ve yenileşme inkılâbına
sevk etmek istedikleri
insanların, ruh ve
vicdanlarındaki gerçek eğilime
nüfuz etmesini bilirler".
Demek ki, inkılâpçı, ruhlara
ve vicdanlara seslenecek,
insanları bu yolda
yönlendirecektir. Atatürk
inkılâbını sürdürebilmek,
inkılâpçı ruh ve yapıyı, coşkuyu
her zaman duymakla, hedefleri
belirleyip bu hedeflere ulaşma
yolunda çalışmakla olur.
Türk İnkılâbının üstün ve
yüce amacını her zaman kavramaya
çalışmalıdır. Durmadan ve her
zaman yenilik yolunda ileriye
doğru gidilecektir, işte
Atatürk'ün temel ilkelerinden
biri de budur. Türk inkılâbının
korunması, geliştirilmesi ve
ilerletilmesi şarttır. Atatürk
bundan emindi ve şöyle diyordu:
"İnkılâbın hedefini kavramış
olanlar, daima onu muhafazaya
muktedir olacaklardır".
Evet, bu özlü sözlerin
ışığında, bilinçli inkılâpçılık
Türk Milletinin geleceği
olmalıdır.
|
|
|
Devletçilik |
Cumhuriyetçilik |
Halkçılık |
İnkılapçılık |
Laiklik |
Milliyetçilik |
|
|
Laiklik
Türk ve yabancı bütün bilim
adamları Atatürk inkılâbının en
önemli öğesi olarak laikliği
kabul ederler. Gerçi Türk
inkılâbı, içinde taşıdığı
ilkelerle bir bütündür. Ama bu
bütünün dayandığı iki ana temel,
milliyetçilik ve laiklik, öteki
ilkeleri sağlamlaştırır.
Laikliğin kısa tanımı, daha
önce belirlenmişti. Yeniden
özetleyecek olursak, laiklik;
devlet düzeninin ve hukuk
kurallarının dine değil, akla ve
bilime dayandırılmasıdır.
Çok uzun bir zaman hemen
hemen bütün insan toplulukları,
dinlerin koyduğu esaslara göre
yönetilmişlerdir. Çünkü
insanların akıl ve bilim
alanlarında olgunlaşması kolay
olmamış, uzun bir zaman
almıştır. Bu dönemde insanlar,
kendi akıl ve iradeleri dışında
kalan birtakım güçler tarafından
yönetildiklerini kabul ederek
rahatlamışlardır. Bu sebeple,
devletlerle özdeşleyen dinler ve
din adamları, giderek büyük
ölçüde güçlenmiş, gelişen insan
zekisinin önüne engeller koyarak
varlıklarını sürdürmeye
çalışmışlardır.
Dinler, inanç kavramına
dayanırlar, ister ilkel olsun,
ister gelişmiş, her dinin temeli
belli varlıklara ve olgulara
tartışmadan inanmaktır, insanlar
özellikle ölüm gibi en ürkütücü
olay karşısında inanç
dünyalarını zenginleştirmiş,
dinsiz yasayamaz duruma
gelmişlerdir. İnsanoğlunun evren
ve ölüm karşısındaki
çaresizliği, zengin inanç
sistemleri doğurmuştur. Bu
çaresizliğe karşı tek
sığınılacak yerin din oluşu,
dinlerin insanları yönetmesi
sonucunu vermiştir, ilk zamanlar
için bu bir zorunluluktu.
İnsanlar arasında düzen ve
barışı sağlamak için dinin
buyruklarına ihtiyaç vardı.
Ölümsüzlüğe erişmek isteyen
insanları, hayatta iyi
davranışlara yönlendirmek için
dinler hukuk kuralları da
koydular ve bu kuralların
uygulanmasına titizlik
gösterdiler.
Özellikle ileri dinlerin
koyduğu baş hukuk kuralları,
aynı zamanda evrensel ahlâkı da
yansıtır. Hiçbir din, insanlara
erdemsiz yaşamayı, hırsızlığı,
yalancılığı, zinayı, adam
öldürmeyi buyurmaz. Tersine,
bütün dinler ahlâklı ve erdemli
yaşamayı buyururlar. Dinler
arasındaki farklılıklar, Tanrı
ve ibadet anlayışından
kaynaklanmaktadır. Böylece her
din, tek ve üstün gerçeği temsil
ettiğini ileri sürdüğünden
dinler arasında bir birlik
görülmemektedir.
Çok ileri ve üstün bir din
olan İslâmlık, kısa sürede inanç
sistemini birçok millete
benimsetmiştîr. Hazreti
Muhammed'in ölümünden sonra
Müslümanlık hızla gelişti. Büyük
İslâm bilginleri, ilkçağın
akılcı filozoflarını yeniden gün
ışığına çıkardılar, öyle ki,
Batılı bilginler bu filozofları
Müslümanlardan öğrendiler.
Müslümanlık bu akıl çağında
büyük aşamalar yaptı. Tanrının
insanlara doğru yolu görmesi
için akıl verdiğini söyleyen
bilginler, İslâm dininin
ilerlemesinde büyük rol
oynamışlardır. Onları
destekleyen halifeler de
çıkmıştır. Böylece Müslümanlık
aşağı yukarı üç yüz yıl Tanrının
gösterdiği yolda gelişmiştir.
Akla dayanan bu gelişme
sırasında İslâm Hukuku da günlük
hayata uydurulmuştur. Ne yazık
ki, bir süre sonra bu gelişme
durdu, İslâm dünyasında aklın
yerini, tutucu ve durgun bir
inanç kapladı. Bu görüşün
sahipleri, akıl yolu ile değil,
sadece inançla yaşamak
gerektiğini savunuyorlardı. Bu
görüş kısa sürede yaygınlaştı,
İslâm dini ve hukuku donup
kaldı. Buna karşılık akıl yolunu
Müslümanlardan öğrenen
Batılılar, bu esasları
geliştirmekteydiler.
İşte Türkler Müslüman
oldukları vakit, İslâm
dünyasında durgunluk başlamıştı.
Türkler, üstün yetenekleriyle
kısa sürede İslâm dünyasına
egemen oldular. Çok içten
inandıkları Müslümanlığı
Hıristiyanlara karşı korudular,
İslâmlığı Anadolu'ya ve
Balkanlar'a yaydılar, ama onlar
güçlerinin doruğunda iken
Batı'da da akıl çağı başlamıştı.
Büyük akılcılar, bir zamanlar
Müslüman bilginlerin dedikleri
gibi Tanrının insanlara verdiği
en büyük hazine olarak akılı
gördüler. Böylece Batı'da bilim
ve hukuk akla dayandırılmaya
başladı. Burada hemen şunu
belirtmekte yarar vardır: Bu
büyük akılcı akıma karşı, orada
da kilise direnmiştir. Ancak bu
direnme yeni mezheplerin
(Protestanlık) doğmasına yol
açmıştır. Bu yüzden Hıristiyan
dininin bir bütün olarak
akılcılığa karşı durması imkânı
kalmadı. Kilise giderek
yenilikleri kabul etmeye
başladı. Nihayet XVIII. yüzyıl
sonunda çıkan Fransız İhtilâli
ile laiklik, devlet ve hukuk
düzenine egemen oldu. Yani
devlet, dinin etkisinden
arıtıldı. Ama ayna zamanda din
özgürlüğü de kabul edilerek,
devletin vatandaşın vicdanına
karışmayacağı, herkesin
inancında serbest olduğu esası
konuldu.
Osmanlı Devleti'nin bu
gelişmenin dışında kaldığını
biliyoruz. Atatürk belki de
İslâmlığın parlak çağına dönüş
yaparak, zamana ve akla uymayan,
eskiyen hukuk kurallarını bir
yana bırakarak devleti
laikleştirmiştir. Ama İslâmlığın
inanç ve ibadete dayanan
kurallarına hiç dokunmamıştır.
Atatürk kesinlikle dinsiz
değildi. Şu sözleri söyleyen
Atatürk'ün dinsiz olduğu,
laiklikle dinsizliği getirdiği
söylenebilir mi? :"Tanrı birdir,
büyüktür. Bizim dinimiz en makul
(akla uygun) ve tabii (doğal)
bir dindir. Ve ancak bundan
dolayı da son din olmuştur. Bir
dinin tabii olması için akla,
fenne, ilme ve mantığa uyması
gerektir. Bizim dinimiz bunlara
tamamen uygundur... Ey millet,
Allah birdir, sanı büyüktür.
Peygamberimiz, Efendimiz Cenabı
Hak tarafından insanlara dinin
gerçeklerini bildirmeye memur ve
elçi olmuştur... İnsanlara feyz
ruhu vermiş olan dinimiz akla,
mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor.
Bu sebeple en mükemmel dindir...
Varlık dünyasının bütün
kanunlarını yapan Cenab-ı
Haktır... Dinime, gerçeğin
kendisine nasıl inanıyorsam buna
da öyle inanıyorum". Atatürk
bunlar gibi daha birçok söz
söylemiştir.
Atatürk'ün akla uygun bir
uygulama istediğini belirten şu
sözleri, ne derin anlamlar
taşımaktadır: "Büyük dinimiz,
çalışmayanın insanlıkla ilgisi
olmadığını bildiriyor. Bazı
kimseler modern olmayı kâfir
olmak sanıyorlar. Asıl küfür
onların bu zannı (düşünce)dır.
Bu yanlış yorumu yapanların
amacı; İslamların kâfirlere
tutsak olmasını istemek değil de
nedir?" "Bizim dinimiz
milletimize, düşkün, miskin ve
hor görülmeyi tavsiye etmez. Tam
tersi, Allah da Peygamber de
insanların ve milletlerin
yücelik ve şerefini korumalarını
buyuruyor... Bizim dinimiz için
herkesin elinde bir miyar
(ölçüt) vardır. Bu miyar ile
hangi şeyin dine uygun olup
olmadığını kolayca takdir
edebilirsiniz. Hangi şey ki,
akla, mantığa, toplumun
çıkarlarına uygundur, biliniz ki
o, bizim dinimize de uygundur, o
şey dinîdir. Eğer bizim dinimiz
aklın, mantığın uyduğu bir din
olmasaydı, en mükemmel ve en son
din olmazdı".
Görülüyor ki, Atatürk
bilgisiz ve çıkarcı kimselerin
milleti din adına sömürmesine
karşıdır. O, devlete, hukuka ve
bilime can verecek kuralların
akla, mantığa uygun olmasını
istemektedir. Atatürk, daha 1927
yılında dinin siyaset aracı
olarak kullanılmasından doğacak
sakıncaları ve çıkar
düşkünlerini şöyle anlatmıştır:
"Masum halka beş vakit namazdan
başka, geceleri de namaz kılmayı
vaaz etmek ve öğütlemek, belki
de ömründe hiç namaz kılmamış
olan bir politikacı tarafından
vâki olursa, bu hareketin hedefi
anlaşılmaz olur mu?" Atatürk'ün
yıllarca önce söylediği bu
sözler ne kadar düşündürücüdür.
Laiklik devletin temeli
olunca, akla dayanan
uygulamalarla millet zaman
yitirmeden çalışma ve kalkınma
imkânı bulur. Devlet vatandaşın
inancına karışamaz; daha Önce de
belirtildiği gibi inançlar
çeşitlidir. Herkesi bir
doğrultuda inanca zorlamak
olmaz. Bu herşeyden önce
demokrasiye aykırıdır.
Demokrasi, bir özgürlük
rejimidir. Bu sebeple
demokrasilerde devletin tek bir
dini vatandaşlara benimsetmeye
çalışması düşünülemez. Bu
davranış demokrasi kavramına
uymaz. Hem Kur'an "dinde zorlama
yoktur" diyor. Bundan başka
Kur'an ve Hazreti Muhammed
devlet yönetiminde akla
dayanılmasını isteyen pek çok
buyruklar vermiştir.
Demek ki, laiklik vatandaş
inancının en sağlam güvencesi
oluyor. İnanç özgürlüğü devletçe
sağlanıyor. Herkes inancında ve
ibadetinde serbesttir. Laikliği,
resmi politikası dinsizlik olan
rejimlerden kesinlikle ayrı
tutmak gerekir. O tür rejimlerde
devlet dine karşıdır. Vatandaşın
dinsiz olarak yetişmesi için
gereken her türlü tedbiri alır.
Atatürkçü laiklikte ise, devlet
işlerine karıştırılmaması koşulu
ile tam bir din ve inanç
özgürlüğü vardır.
Türk Devleti aynı zamanda
nüfusumuzun yüzde doksan
beşinden fazlasının inanç sahibi
Müslüman olduğu gerçeğini de
görmüştür. Müslümanların inanç
ve ibadet hizmetlerini devlet
yüklenmiştir. Din eğitim ve
öğretimi yapan kurumlar açılmış,
buralarda Atatürkçü, aydın,
akılcı, laik din adamları
yetiştirmeye hız verilmiştir.
Hiçbir dönemde Anadolu'da
Cumhuriyet dönemindeki kadar
cami yapılmamıştır.
Türk milleti ve Devleti
varlığını ancak inanç özgürlüğü
içinde, çağın gereği olan akıl
ve bilim kavramlarının yolunda,
insancıl bir laikliği
benimseyerek sürdürebilir.
Geriye dönüş mümkün değildir.
Böyle bir tutum zamana ayak
uyduramamak, çağın dışında
kalmak olur.
|
|
|
Devletçilik |
Cumhuriyetçilik |
Halkçılık |
İnkılapçılık |
Laiklik |
Milliyetçilik |
|
|
Milliyetçilik
Ait olduğu milletin varlığını
sürdürmesi ve yüceltmesi için
diğer bireylerle birlikte
çalışmaya, bu çalışmayı ve
bilinci, diğer kuşaklara da
yansıtmaya "milliyetçilik"
denilir. Şu tanıma göre
milliyetçiliğin en önemli öğesi
"millet" olmaktır. Öyle ise
millet nedir?
Bir insan topluluğuna millet
diyebilmek için bazı
niteliklerin o toplumda olup
olmadığı saptanmalıdır. Bazı
anlayış biçimlerine göre, bir
topluluğun millet sayılabilmesi
için ırk birliği yetişir. Bu
eksik bir görüştür. Aynı ırktan
olmadıkları halde bugün
milletlikleri tartışılmaz
topluluklar vardır, İsviçreliler
ve Amerikalılar gibi, bazılarına
göre ise millet olmanın baş
şartı aynı dili konuşabilmektir.
Bu da her zaman doğru
sayılamayacak bir görüştür.
İsviçre'de üç ayrı dil konuşulur
ama bütün İsviçreliler bir
millettirler. Buna karşılık aynı
dili konuşan pek çok Arap
milleti vardır. Iraklılar ile
Faslılar aynı dili konuştukları
halde aralarında büyük farklar
bulunur, ikisi de ayrı birer
millet sayılabilirler.
Kimileri de millet olmanın baş
şartı olarak din birliğini kabul
ederler. Kuşkusuzdur ki, artık
bu da savunulamaz bir görüştür.
Bugün dünyanın en büyük
milletlerinden sayılan
Japonların içinde çok çeşitli
dinler vardır. Gene ayrı birer
din gibi kabul edilebilecek
Katoliklik ile Protestanlık
Almanya'da, Amerika'da yan yana
yaşamaktadır. Ama aynı dinden
oldukları halde Müslümanlar
hiçbir zaman tek millet
sayılamamışlardır.
Öyle ise sayılan bütün bu
şartlar bir insan topluluğunun
millet olmasına yetmemektedir.
Aynı toprak parçası üstünde
yaşayan insanların millet olması
için ilk şart, ortak bir
geçmişe, kader birliğine, ortak
bir gelecek hedefine sahip
olmaktır. Bu, en tutarlı ve
geçerli görüştür. Milliyet bağı
böylece maddi olmaktan çok
manevi bir ilişkidir. Bu görüşü
benimseyen Atatürk, milleti
şöyle tanımlamaktadır: Bir insan
topluluğunun millet
sayılabilmesi için "zengin bir
hatıra mirasına, birlikte
yaşamak hususunda ortak istekte
samimi olmaya, sahip olunan
mirasın korunmasını birlikte
sürdürebilmek konusunda
iradelerin ortak bulunmasına,
gelecekte gerçekleştirilecek
programın aynı olmasına,
birlikte sevinmiş, birlikte aynı
ümitleri beslemiş olmaya"
ihtiyaç vardır, işte bu ana
şartları taşıyan bir insan
topluluğu millet sayılır. Gene
Atatürk'e göre, bu şartların
doğal sonucu, ortak milli bir
düşünce, ideal ve en önemlisi
ortak dilin ortaya çıkmasıdır.
Gerçi dil birliği millet olmanın
baş şartı değildir ama insanları
düşünce, ruh ve kültür açısından
birbirine bağlayan ana dilin,
pek çok millette tek olduğunu da
unutmamak gerekir.
Görülüyor ki, Atatürk, Türk
milletini ırk veya din esası
üzerine oturtmamıştır. Zaten
akılcı bir yaklaşımla buna imkân
da yoktur, özellikle
Anadolu'daki Türk toplulukları
başka ırklarla, yüzlerce yıldan
beri kaynaşmış durumdadırlar.
Anadolu'nun uygarlıkları
birbirine bağlayan bir bağ
olması bu sonucu doğurmuştur.
Atatürk'ün millet anlayışı
akılcı ve insancıldır. Atatürk'e
göre bir milleti başka
milletlerden ayıran nitelikler
vardır. Her millet kendi
yetenekleri, kültürü ve
imkânları çerçevesinde kendini
diğerlerine kabul ettirmek ve
mutlu yaşamak zorundadır, işte
bir milletin bireylerinin bu
biçimdeki davranışları
milliyetçiliktir. Türk
milliyetçiliğinin amacı, Türk'ün
her alanda yükselmesi,
yücelmesidir.
Atatürk'e göre, "asıl olan
millettir, ilham ve güç kaynağı
milletin kendisidir. Bir millet
için mutluluk olan bir şey,
diğer bir millet için felâket
olabilir. Aynı sebepler ve
şartlar birini mutlu ettiği
halde, diğerlerini mutsuz
kılabilir", öyle ise, her millet
akıl ve bilim yolu ile yalnız
kendi değerlerini ve çıkarlarını
bulmalıdır. "Türk milliyetçisi,
gelişme ve ilerleme yolunda ve
uluslararası ilişkilerde bütün
çağdaş milletlere paralel
olarak, onlarla bir uyum içinde
yürüyecektir. Ama bunu yaparken
Türk milletinin özelliklerini,
bağımsız kişiliğini
koruyacaktır. Türk Milliyetçisi
diğer milletlerin hakkına,
bağımsızlığına saygı
gösterecektir. Ancak böylelikle
diğer milletlerden de saygı
görecektir. Kimsenin yurdunda
gözümüz yoktur. Çünkü her
milletin yurdu kutsaldır. Türk,
büyük gücünü ancak haklarına
saldırı olduğu zaman
kullanacaktır".
Atatürk, bütün milletlere saygı
duyar, ama onların hepsinin
üstünde Türk'ü görür. Ona göre,
"Dünya yüzünde Türk'ten daha
büyük, ondan daha eski, ondan
daha temiz bir millet yoktur ve
bütün insanlar tarihinde
görülmemiştir". Atatürk, tarih
alanındaki olağanüstü
çalışmalarıyla Türk'ün geçmişini
aydınlatarak bu görüşe
erişmiştir. Böylesine üstün bir
milletin yurdu da kutsaldır.
Vatan sevgisi, milliyetçiliğin
önde gelen öğelerindendir;
"Vatanımız, Türk milletinin eski
ve yüksek tarihi ve
topraklarının derinliklerinde
varlıklarını sürdüren eserleri
ile bugünkü yurttur. Vatan
hiçbir kayıt ve şart altında
ayrılık kabul etmez ve
bütündür".
Mademki vatan kutsaldır ve bir
bütündür, öyle ise "memleketi
doğu ve batı diye ikiye ayırmak
doğru değildir". Çünkü yurdumuz
kutsaldır. "Yurt toprağı, sana
her şey feda olsun. Kutlu olan
sensin. Hepimiz senin için
fedaiyiz. Fakat sen, Türk
milletini ebedi hayatta yaşatmak
için feyizli kalacaksın".
Atatürk'ün Türk milliyetçiliği
üzerinde bu kadar çok durmasının
derin sebepleri vardır. Bu
sebepler de gene tarihten
kaynaklanmaktadır.Türklerin
dünya tarihine ve uygarlıklara
yaptığı üstün hizmetler
bilinmektedir. Ama ne yazık ki,
Türklerin kurduğu en büyük, en
görkemli devletlerden Osmanlı
İmparatorluğu'nun yapısı, tam
bir milliyetçilik anlayışının
doğmasına imkân vermemiştir.
Osmanlı İmparatorluğu'nda her
bakımdan birbirinden farklı çok
çeşitli uluslar yaşardı. Bunu
biliyoruz. XVIII. yüzyıl
sonlarına kadar dünyada milliyet
ilkesi pek bilinmiyordu. Gerçi
devletler kuran milletler, kendi
yaşama biçimlerini,
kültürlerini, anlayışlarını
geliştiriyor, dillerini
kullanıyorlardı,
bağımsızlıklarını koruyorlardı.
Ancak bunları belli bir millete
bağlı olma bilinci içinde değil,
belki toplumsal bîr zorunluluk
olarak yapıyorlardı. Millete
benlik veren milliyetçilik
değil, din idi. Her millet
mensup olduğu dinin buyruklarına
ve kalıplarına uyarak yaşıyordu.
XVII. yüzyıldan itibaren Batı'da
iyice güçlenen akılcılık, aynı
zamanda milliyetçiliği
doğurmuştur. Batıda, çeşitli
milletlere mensup olan
düşünürler, her milletin
diğerinden farklı olduğunu
görmüşler, insanları dinin
değil, milliyetin ilk planda
birbirine bağlamasının akla
uygun olduğunu anlamışlardır.
Böylece milliyetçilik Batı'da
gelişerek siyasal hayata girdi.
XVIII. yüzyıl sonunda çıkan
Fransız İhtilâl ve onu izleyen
büyük inkılâpla, milli devlet ve
dolayısiyle milliyetçilik hızla
bütün dünyaya yayılmaya başladı.
Özellikle çok uluslu devletler
için milliyetçilik akımı bir
felâketti. Milliyetçilik
akımının çok uluslu bir devlet
olan Osmanlı İmparatorluğu için
önem taşımış, imparatorluk
sınırlan içinde yaşayan ve Türk
olmayan çeşitli uluslar
bağımsızlık isteği ile
ayaklandılar. Osmanlı devlet
adamları buna karşı bir çare
aradılar: Din ayrımını
kaldırarak ülkede yaşayan
herkesi "Osmanlı" ilân ettiler.
Ama bu kesin bir çözüm yolu
değildi. Milliyetçilik bir büyük
akımdı ve bu hareketi böyle bir
davranışla önlemek mümkün
değildi. Nitekim ülkede yaşayan
uluslar birer ikişer ayaklanarak
Osmanlı yönetiminden kopuyor,
kendi milli devletlerini kurarak
bağımsızlıklarını ilân
ediyorlardı.Bu durum karşısında
bazı Türk düşünürleri
milliyetçilik akımının
önlenemeyeceğini anlamaya
başladılar. Şimdi yapılması
gerekli olan, elde kalan ve
üzerlerinde Türklerin yaşadığı
vatan topraklarım, yeni milli
devletlerin sataşmalarından
kurtarmaktı. Hiç değilse bundan
sonra Türk, vatanına sahip
çıkmalıydı. Böylece,
imparatorluk sınırlan içinde
yaşayan çeşitli milletler
arasında en son, Türklerin
milliyetçilik anlayışı
doğmuştur. Bu da XX. yüzyıl
başlarına denk düşmektedir.
Türk milliyetçiliği doğarken,
yalnız Türklerin değil, bütün
Müslümanların tek millet olması
gereğini ileri sürenler de
çıktı. Ama Müslüman Osmanlı
vatandaşı olan Arapların Birinci
Dünya Savaşında, Hıristiyan
düşmanlarımızla iş birliği
yaparak bizi arkadan vurmaları,
milletin dine
dayandırılamayacağını çok açık
ve acı biçimde göstermiştir.
Atatürk, yeni Türk Devleti'ni
kurduğu vakit durum bu idi.
Bütün millete Türklüğünü
anlatmak, göstermek, bu çok
önemli konu üzerinde durmak
gerekiyordu. Artık çok uluslu
Osmanlı Devleti tarihe
karışmıştı. Anadolu'da ve Doğu
Trakya'da yalnız Türkler
yaşıyordu. Atatürk, Lozan
Konferansında Türkiye'de yaşayan
Rumları Yunanistan'a yollamayı
başarmıştı. Engin ve büyük bir
tarihe sahip olan Türkler, artık
Türkiye'de en yüksek oranda
çoğunlukta idiler. Milli devlet
kurulabilirdi. Bu bölümün
başında belirtildiği gibi, her
millet kendi yücelmesini, kendi
yetenekleriyle sağlar. Bunun
için de katıksız bir
milliyetçilik gereklidir.
Atatürk, yaşadığı sürece hep
Türk milliyetçiliğini
geliştirmeye çalışmıştır. "Ne
Mutlu Türküm diyene" sözü,
milletimiz yaşadıkça anlamı
yücelecek çok üstün bir görüşün
simgesidir.
|
|
|
Devletçilik |
Cumhuriyetçilik |
Halkçılık |
İnkılapçılık |
Laiklik |
Milliyetçilik |
|
|
| |
Sayfa
Başına Dön |
|
|
|
Atatürk'ün
Kronolojisi
|
19 Mayıs
1881
- Ali Rıza Efendi ile Zübeyde
Hanım'ın "MUSTAFA" adını
verdikleri çocukları, Selanik
Kasımiye Mahallesi, Islahane
Caddesi'ndeki evde, bugün müze
olarak kullanılan iki katlı
pembe evde dünyaya geldi.
1888-1893 -
Mustafa çok kısa bir süre
Mahalle Okulu'nda okuduktan
sonra, modern eğitim yapan Şemsi
Efendi İlkokulu'nu bitirdi.
Babası ölünce, annesiyle
dayısının çalıştığı çiftliğe
gitti. Orada tarla bekledi, daha
sonra annesiyle Selanik'te
oturan teyzesinin yanına döndü.
Burada kısa bir süre Mülkiye
Hazırlık Okulu'na devam etti.
1893
- Küçük Mustafa, Selanik Askeri
Okulu'na (rüştiye'ye) girdi.
Sınıfta aynı adı taşıyan
Matematik Öğretmeni Mustafa,
sınıf birincisi olan küçük
Mustafa'nın adını "Mustafa
Kemal" olarak değiştirdi.
1896 - Mustafa
Kemal, Manastır Askeri Okulu'na
(idadiye) girdi.
13 Mart 1899 -
Mustafa Kemal, İstanbul'da Harp
Okulu'na girdi.
10 Şubat 1902 -
Mustafa Kemal, Harp Okulu'ndan
mezun oldu. Kurmay Okulu'nda
öğrenci iken tarihsel konulara
ilgi duydu. Bu sıralarda kimi
arkadaşlarıyla el yazısı bir
dergi çıkardı.
11 Ocak 1905 -
Mustafa Kemal, Harp
Akademisi'nden Kurmay Yüzbaşı
rütbesi ile mezun oldu. Merkezi
Şam'da bulunan 5. ordu emrine
verildi.
1906 - Mustafa
Kemal, arkadaşlarıyla Şam'da
"Vatan ve Hürriyet Cemiyeti'ni"
kurdu.
1907 - Mustafa
Kemal, gizlice Selânik'e
giderek, bu cemiyetin orada bir
şubesini açtı.
1909-1910
13 Nisan
1909
- Mustafa Kemal, Selanik'te
bulunduğu sırada, İstanbul'da,
31 Mart Olayı oldu. Mahmut
Şevket Paşa komutasındaki
Hareket Ordusu, Selanik'ten
İstanbul'a yürümeye başladı.
Mustafa Kemal, bu ordunun
kurmaybaşkanı idi.
22 Eylül
1909
- Mustafa Kemal, Selanik'te
toplanan İttihat ve Terakki
Kongresi'ne katıldı. Burada
yaptığı konuşmada: "Devletin iç
ve dış tehlikelere karşı
koyabilmesi için güçlü bir
orduya ve partiye ihtiyacı
bulunduğunu, fakat bunların ayn
ayrı çalışması gerektiğini"
söyledi. Bu görüşünden dolayı
ittihatçılarla arası açıldı.
1910-1911
1910
- Mustafa Kemal, Arnavutluk
isyanının bastırılmasında kurmay
başkanı olarak görev yaptı. Aynı
yıl içinde, Fransız ordularının
manevralarını " izlemek üzere
bir askerî heyetle Fransa'ya
gitti.
13 Eylül 1911 - Mustafa
Kemal, İstanbul'daki Genelkurmay
Karargâhı'nda görevlendirildi.
5 Ekim 1911 -
Mustafa Kemal, Tobruk'ta ve
Derne'de italyanlara karşı
savunma savaşlarına katıldı.
27 Kasım 1911 -
Mustafa Kemal, Trablusgarp'ta
bulunduğu sırada
binbaşılığa terfi etti.
1912-1913
9 Ocak
1912
- Mustafa Kemal,
Trablus-İtalyan-Osmanlı
Savaşı'nda Tobruk saldırısını
başarıyla yürüttü.
8 Ekim 1912 -
Mustafa Kemal, Balkan Savaşı'nın
çıkması üzerine anavatana
dönerek, Bolayır'da kurulan
kolordunun harekât şubesi
müdürlğüne getirildi.
25 Kasım 1912 -
Mustafa Kemal, Çanakkale Boğazı
Kuvayı Birlikleri Harekât Şubesi
Müdürlüğü'ne atandı.
1913 - Mustafa
Kemal, Kolordu Kurmay Başkanı
olarak Edirne'nin kurtarılmasına
katıldı.
1914-1915
1 Mart
1914
- Mustafa Kemal, yarbaylığa
terfi etti.
2 Şubat 1915 -
Mustafa Kemal Eceabat
(Maydos)'ta bulunan 19. Tümen
Komutanlığı'na atandı,
18 Mart 1915 -
İngiliz ve Fransızların büyük
bir donanma ile Çanakkale
Boğazı'nı zorlamaları üzerine.
Mustafa Kemal, burada düşman
birliklerini denize dökerek
Çanakkale Deniz Zaferi'ni
kazandı.
25 Nisan 1915 -
Mustafa Kemal komutasındaki Türk
birlikleri, Arıburnu'nda çıkarma
yapan ingiliz ve Anzaklar'ın
saldırılarını durdurdu.
1 Haziran 1915
- Mustafa Kemal, Albaylığa terfi
etti.
8/9 Ağustos 1915
- Mustafa Kemal, Anafartalar
Komutanlığı'na atandı. 10
Ağustos'ta düşmanı yenilgiye
uğratü.
17 Ağustos 1915 -
Mustafa Kemal, Kireçtepe
Zaferi'ni
kazandı.
21 Ağustos 1915 -
Mustafa Kemal, ikinci
Anafartalar Zaferi'ni kazandı.
19 Aralık 1915-
Düşmanlar sayısız ölü bırakarak,
bir daha dönmemek üzere
gittiler.
1916-1917
14 Ocak
1916
- Mustafa Kemal, Edirne'de
bulunan 16.Kolordu
Komutanlığı'na atandı.
1 Nisan 1916 -
Mustafa Kemal, Tuğgeneralliğe
terfi etti.
6/7 Ağustos 1916 -
Mustafa Kemal. 7. Ordu Komutanı
iken, 18 Martta 2. Ordu
Komutanhğı'na getirildi.
5 Temmuz 1917 - Mustafa
Kemal, 7. Ordu Komutanhğı'na
atandı.
20 Eylül 1917 -
Mustafa Kemal, 7. Ordu Komutanı
iken memleketin ve ordunun
durumunu açıklayan tarihsel bir
rapor hazırladı.
15 Aralık 1917
- Mustafa Kemal, Veliaht
Vahdettin'le Almanya'ya
gönderildi.
5 Ocak 1918 -
Mustafa Kemal, Almanya'dan geri
döndü.
16 Ağustos 1918
- Mustafa Kemal, yeniden 7. Ordu
Komutanhğı'na getirildi. Düşmana
karşı Halep'in kuzeyinde bir
savunma hattı kurdu.
26 Ekim 1918 -
Halep yakınlarında düşman
saldırısını durdurdu.
31 Ekim 1918 - Mustafa
Kemal, Limon Fon Sanders'ten
Yıldırım Orduları Komutanhğı'nı
teslim aldı.
13 Kasım 1918 -
Mustafa Kemal, İstanbul'a döndü.
228
21 Kasım 1918 -
Mustafa Kemal, Fethi Bey'le
(Okyar) İstanbul'da Mimber
Gazetesi'ni çıkarttı.
1919
20 Nisan
1919
- Mustafa Kemal, 9. Ordu
Müfettişliği'ne atandı.
30 Nisan 1919 - Mustafa
Kemal, 9. Ordu Müfettişi olarak
Anadolu'ya tayin edildi.
15 Mayıs 1919 - Mustafa
Kemal, Vahdettin'le görüştü.
16 Mayıs 1919 - Mustafa
Kemal, Bandırma Vapuru'yla
İstanbul'dan Samsun'a hareket
etti.
19 Mayıs 1919 - Mustafa
Kemal, Salı günü sabah saat
sekizde Samsun'a çıktı.
28 Mayıs 1919 -
Mustafa Kemal Paşa, Havza'da
yayınla dığı genelge ile
Kurtuluş Savaşı'm başlattı.
21/22 Haziran 1919
- Mustafa Kemal Paşa, Amasya'da
millî mücadeleyi başlatan,
"Amasya Genelgesi"ni yayınladı.
25 Haziran 1919
- Mustafa Kemal Paşa, Amasya'dan
Sivas yoluyla Erzurum'a hareket
etti.
3 Temmuz 1919 -
Mustafa Kemal Paşa, "Doğu İlleri
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti"
toplantısına katılmak üzere
Erzurum'a geldi.
8 Temmuz 1919 -
Mustafa Kemal Paşa, çok sevdiği
askerlik mesleğinden istifa
etti. Türk ulusunun bir kişisi
olarak vatanı ve ulusu kurtarmak
için çalış malara başladığını
açıkladı.
23 Temmuz 1919
- Mustafa Kemal Paşa, Erzurum
Kongresi'nde, Temsil Heyeti
Başkanlığı'na seçildi. Bu
toplantıda, "Misak-ı Millî
Kararları" kabul edildi.
4 Eylül 1919 -
Mustafa Kemal Paşa, Sivas
Kongresi Başkanlığı'na seçildi.
11 Eylül 1919 -
Mustafa Kemal, Anadolu ve Rumeli
Müdaffa-i Hukuk Cemiyeti Temsil
Heyeti Başkanlığı'na seçildi.
12 Eylül 1919 - Mustafa
Kemal, illere ve komutanlıklara,
İstanbul Hükümeti ile her türlü
haberleşmenin kesildiğini
bildirdi.
20/22 Ekim 1919
- Mustafa Kemal Paşa'nın
Amasya'da İstanbul Hükümeti
temsilcileri ile görüştü ve
Amasya Protokolü'nü imzaladı.
7 Kasım 1919 -
Mustafa Kemal, Erzurum'dan
milletvekili seçildi.
27 Aralık 1919
- Mustafa Kemal Paşa, Temsil
Heyeti ile Sivas üzerinden
Ankara'ya geldi.
28 Aralık 1919
- Mustafa Kemal Paşa'nın
Ankara'lılarla yaptığı
konuşmada: "Vatanı düşman
istilâsından mutlaka
kurtaracağız. Fakat vazifemiz
bununla bitmeyecektir. Medenî
milletler arasında yerimizi
alacağız." diyordu.
1920
10 Ocak
1920
- "Hâkimiyet-i Milliye" Gazetesi
Ankara'da kuruldu.
12 Ocak 1920 -
Meclis-i Mebusan İstanbul'da
toplandı.
28 Ocak 1920 -
"Misak-ı Millî", Meclis-i
Mebusan'ın İstanbul'da yaptığı
gizli toplantıda kabul edildi.
16 Mart 1920 -
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul'un
İtilâf Devletleri tarafından
işgalini. İstanbul Hükümeti'ne
ve bütün devletlere gönderdiği
bir yazı ile protesto etti.
19 Mayıs 1920 -
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya
geçen Osmanlı milletvekillerine
bir çağrıda bulunarak,
olağanüstü yetkilere sahip ve
ulusun gerçek iradesini temsil
edecek bir meclisin Ankara'da
toplanmasını istedi.
23 Nisan 1920 -
Mustafa Kemal Paşa, Ankara'da
Hacı Bayram Camii'nde kılınan
Cuma namazından sonra Türkiye
Büyük Millet Meclisi'ni açtı.
24 Nisan 1920 -
Mustafa Kemal Paşa, Türkiye
Büyük Millet Meclisi
Başkanlığına seçildi.
11 Mayıs 1920 -
Mustafa Kemal Paşa, istanbul'da
toplanan bir Divan-ı Harp
tarafından idam cezasına
varptınldı. Bu karar, 24 Nisan
1920 günü padişah tarafından
onaylandı.
10 Ağustos 1920 -
istanbul Hükümeti ile itilâf
Devletleri arasında, Türkiye'yi
parçalayan ve bağımsızlığımızı
sona erdiren SEVR ANTLAŞMASI
imzalandı.
13 Eylül 1920 -
Halkçılık programı, Mustafa
Kemal Paşa tarafından TBMM'sinde
okundu.
29 Eylül 1920 -
TBMM'si kuvvetleri, Sarıkamış'ı
düşman istilâsından kurtardı.
30 Ekim 1920 -
TBMM'si kuvvetleri, Kars'ı
düşman işgalinden kurtardı.
8/9 Aralık 1920
- Ali Fuat (Cebesoy) Paşa,
Moskova Büyükelçiliğine;
Genelkurmay Başkanı İsmet Bey
(İnönü) de Batı Cephesi
Komutanlığı'na atandı.
2/3 Aralık 1920
- Türkiye-Ermenistan arasındaki
sınırı çizen belge, TBMM'si ile
Rusya arasında yapılan Gümrü
Antlaşmasıyla tespit edildi.
5 Aralık 1920 -
Mustafa Kemal Paşa, istanbul'dan
gelen Osmanlı delgeleıi ile
(izzet ve Salih Paşalar) Bilecik
Tren fstasyonu'nda görüştü.
25 Aralık 1920
- Mustafa Kemal Paşa; "Hiçbir
kimse, hiçbir neden ve sebeple
Ankara'daki Hükümet'in bilgisi
olmadan kuvvet toplamaya yetkili
değildir, "bildirisini
yayınladı.
29 Aralık 1920
- Kuva-i Seyyare Komutanı Çerkez
Ethem ve arkadaşlarının ulusal
otoriteye karşı oldukları
anlaşıldı.
10 Ocak 1921 -
Yunanlılarla yapılan Birinci
inönü Savaşı'nda, Mustafa Kemal
Paşa, inönü'ye çektiği bir
telgrafta: "... Bu başarının
kutsal topraklarımızı düşman
istilâsından tamamiyle
kurtaracak olan kesin zafere bir
hayırlı başlangıç olmasını
Allah'dan dilerim., "diyordu.
20 Ocak 1921 -
Yeni Türk Devleti'nin ilk
Anayasası kabul edildi.
12 Mart 1921 -
Mehmet Akif'in yazdığı İstiklâl
Marşı, TBMM'si tarafından millî
marş olarak kabul edildi.
16 Mart 1921 -
TBMM'si ile Rusya arasında
"Moskova Antlaşması" imzalandı.
1Nisan 1921 -
Yunanlılara karşı İkinci İnönü
Zaferi kazanıldı. Mustafa Kemal
Paşa, ismet İnönü'ye çektiği
telgrafta: "Siz orada yalnız
düşmanı değil, ulusun makûs
talihini de yendiniz." diyordu.
10 Mayıs 1921 - Mustafa
Kemal Paşa'nın önerisiyle,
TBMM'sinde "Anadolu ve Rumeli
Mûdafaa-i Hukuk Grubu" kuruldu;
Mustafa Kemal, bu grubun
başkanlığına seçildi.
21 Haziran 1921
- Mustafa Kemal Paşa. Fransız
elçisi F. Boullion ile Ankara'da
görüştü.
5 Ağustos 1921 -
TBMM'si tarafından-geniş
yetkilere dayalı üç aylık süre
ile Mustafa Kemal Paşa'ya
Başkomutanlık yetkisi verildi.
Bunun üzerine
kürsüye gelen Başkomutan Gazi
Mustafa Kemal, yaptığı konuşmada
şöyle diyordu: "Efendiler.,
düşmanı kesinlikle yeneceğimize
dair olan güvenim bir dakika
olsun sarsılmamıştır. Bu
dakikada, bu gönül dolusu
güvenimi, yüksek
heyetinize karşı, bütün millete
karşı ve bütün âleme karşı ilân
ederim".
23 Ağustos 1921 - Bu
tarihte 22 gün ve 22 gece süren
Sakarya Meydan Savaşı başladı.
Başkomutan, or-duya yayınladığı
bir emirde: "Müdafaa hattı
yoktur; müdaffa sathı vardır. O
satıh bütün vatandır. Vatanın
her karış toprağı vatandaşın
kanıyla ıslanmadıkça terk
olunamaz." diyordu.
19 Eylül 1921 -
Mustafa Kemal Paşa'ya TBMM
tarafından "Mareşallik ve Gazi"
unvanı verlidi.
20 Ekim 1921 -
Fransa Hükümeti'nin Ankara
Hükümeti'ni tanıması ve Fransa,
Türkiye arasında Ankara
Antlaşması'mn imzalanması.
5 Ocak 1922 -
Fransızların çekilmesiyle Türk
Ordusu'nun Adana'ya girişi.
26 Ağustos 1922
- Mustafa Kemal Paşa, Büyük
Taarruz'u, Kocatepe'den saat
05.30'da topçu ateşiyle
başlattı.
30 Ağustos 1922
- Mustafa Kemal Paşa,
Dumlupınar'da Yunan ordusunu
kesin yenilgiye uğrattı.
Başkomutanlık Meydan Savaşı'nı
kazandı.
30/31 Ağustos 1922
- Kütahya kurtuldu. Belediyeye
Türk Bayrağı çekildi.
1 Eylül 1922 - Mustafa Kemal
Paşa'nın Başkomutanlık emri:
"Ordular! İlk hedefiniz
Akdenizdir, ileri!"
2 Eylül 1922 -
Yunan askeri birlikleri komutanı
General Trikopis ile Digenis
esir alındı. Ertesi günü Mustafa
Kemal'in huzuruna getirildiler.
9 Eylül 1922 -
Türk ordusu İzmir'e girdi. Türk
Bayrağı Kadife Kale'ye çekildi.
10 Eylül 1922 -
Başkomutan Gazi Mustafa Kemal
İzmir'e geldi. Aynı gün Türk
Ordusu, Bursa'yı düşmandan geri
aldı.
3 Ekim 1922 -
Mudanya Konferansı toplandı. Bu
tarihte Batı Cephesi Komutanı
ismet Paşa, İngiltere delegesi
General Harrington, Fransız
delegesi General Charpy ile
İtalyan delegesi General
Monbelli bir araya geldiler.
11 Ekim 1922 -
Mudanya Ateşkesi imza edildi.
1 Kasım 1922 -
Mustafa Kemal'in emriyle,
TBMM'si tarafından saltanat
kaldırıldı.
17 Kasım 1922 -
Vahdettin, İngiliz savaş gemisi
Malaya ile İstanbul'dan ayrıldı.
20 Kasım 1922 -
Lozan'da barış görüşmelerinin
başlaması.
25 Kasım 1922 -
Edirne'deki düşman yönetiminin
TBMM'si Hükümetine geçmesi.
26 Kasım 1922 -
Çanakkale'deki yönetimin TBMM'si
Hükümeti'ne geçmesi.
2 Aralık 1922 -
Anadolu'daki yenilgileri
nedeniyle Yunan hükümet üyeleri
ile Yunan orduları başkomutanı
Hacıanesti Atina'da idam edildi.
1923-1924
14 Ocak
1923
- Mustafa Kemal Paşa'nın annesi
Zübeyde Hanım, İzmir'de öldü.
20 Ocak 1923 -
Mustafa Kemal Paşa, Lâtife
Hanım'la evlendi. 5 Ağustos 1925
günü boşanarak ayrıldılar.
4 Şubat 1923 -
Lozan Konferansı, önemli görüş
ayrılıkları nedeniyle kesildi.
17 Şubat 1923 -
Mustafa Kemal Paşa'mn emriyle
İzmir'de ik kez "Türkiye İktisat
Kongresi" toplandı.
23 Nisan 1923 -
4 Şubat'ta kesilen Lozan
Konferansı'nın yeniden
başlaması.
24 Temmuz 1923
- Lozan Barış Antlaşması
imzalandı.
13 Ekim 1923 -
Çıkarılan bir yasayla Ankara,
Hükümet merkezi yapıldı.
29 Ekim 1923 -
Anayasa değişikliği yapılarak
Cumhuriyet ilân edildi. Gazi
Mustafa Kemal, meclisin gizli
oylamasında, oybirliği ile
Cumhurbaşkanlığına seçildi.
3 Mart 1924 -
Eğitimi birleştiren yasa kabul
edildi. Halifelik kaldırıldı.
Osmanlı hanedanı Türkiye
Cumhuriyeti sınırları dışına
çıkartıldı.
20 Nisan 1924 - Yeni
Anayasa (Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu) kabul edildi).
1925-1926
13 Şubat
1925
- Doğu'da Şeyh Sait isyanı
başladı. 13 Mayıs 1925 tarihinde
bu isyan kesin olarak
bastırıldı.
27 Ağustos 1925
- Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa
Kemal, şapka ile inebolu Türk
Ocağı'na geldi. Kastamonu gezisi
boyunca giysi yeniliği hakkında
konferanslar verdi, toplantılar
yaptı.
2 Eylül 1925 -
Tekke, zaviye ve türbeler
kapatıldı. Din görevlileri
hakkında giysi değişikliği ile
ilgili kararname çıkarıldı.
25 Kasım 1925 -
Şapka Kanunu onaylanarak
yürürlüğe girdi.
30 Kasım 1925 -
Tekke, zaviye ve türbelerde
çalışan kişilerin tüm unvanları
bir yasa çıkartılarak
yasaklandı.
26 Aralık 1925
- Bir yasa çıkartılarak
uluslararası saat ve takvim
kabul edildi.
17 Şubat 1926 -
Medenî Kanun kabul edildi. Türk
kadını medenî haklara kavuştu.
Çok evlilik yasaklandı. Hukuk
düzenimiz çağdaşlaştınldı.
20 Mayıs 1926 -
İlkokul öğretmenleri hakkında
yasa çıkartıldı.
5 Haziran 1926
- Türkiye, ingiltere ve Irak
arasında, Türk-Irak sınırını
belirten antlaşma imzalandı.
15/6 Haziran 1926
- Gazi Mustafa Kemal Paşa'ya
izmir'de suikast düzenlendi.
Eylemi düzenleyenler yakalanarak
idam edildi. Bu üzücü olaydan
sonra Gazi Mustafa Kemal, Türk
Ulusu'na yayınladığı bir
duyuruda şöyle diyordu: "Benim
naçiz vücudum bir gün elbet
toprak o lacaktır; fakat,
Türkiye Cumhuriyeti ilelebet
payidar kalacaktır".
3 Ekim 1926 -
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa
Kemal'in ilk heykeli, İstanbul
Sarayburnu'na dikildi.
1927-1928
15/20
Ekim 1927
- Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa
Kemal Büyük Söylev'ini okudu.
1Kasım 1927 -
Gazi Mustafa Kemal Paşa, ikinci
kez Cumhurbaşkanı seçildi.
4 Kasım 1927 -
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal
Paşa'nın ikinci heykeli, Ankara
Etnografya Müzesi önüne dikildi.
28 Ekim 1927 -
Türkiye'de ilk kez nüfus sayımı
yapıldı. O tarihteki nüfusumuzun
13 milyon 650.000 olduğu
belirlendi.
10 Nisan 1928 -
Anayasa değişikliği yapılarak
Türkiye Cumhuriyeti Devleti,
Lâik bir devlet haline
getirildi.
24 Mayıs 1928 -
Uluslararası rakamların
kullanılmasıyla ilgili yasa
çıkartıldı.
28 Mayıs 1928 -
"Millet Mektepleri" açıldı. Türk
vatandaşlığı yasası çıkartıldı.
1 Kasım 1928 -
Yeni Türk Harfleri'nin kabul ve
uygulanmasıyla ilgili yasa
TBMM'si tarafından onaylanarak
yürürlüğe girdi.
1929-1931
5 Ocak
1929
- TBMM'sinden çıkartılan bir
yasa ile Anadolu-Bağdat, Mersin,
Tarsus, Adana demir yolları ile
Haydarpaşa Limanı satın alındı.
3 Nisan 1930 -
Menemen'de Cumhuriyete karşı
ayaklanma yapıldı. Öğretmen
yedeksubay Kubilây bu olayda
şehit edildi.
12 Nisan 1931 -
Atatürk'ün emriyle Türk Tarih
Kurumu kuruldu.
15 Nisan 1931 -
Gazi Mustafa Kemal, üçüncü kez
Cumhurbaşkanı seçildi.
25 Ekim 1931 -
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa
Kemal, Balkan Konferansı'nın
Ankara'da yapılan kapanış
toplantısında: "... Balkan
milletleri kardeştir... .
İnsanları mesut edeceğim diye
onları birbirine boğazlatmak
insanlık dışıdır", diyordu.
1932-1933
12 Temmuz
1932
- Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa
Kemal'in emriyle Türk Dil Kurumu
kuruldu.
4 Ekim 1932 -
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa
Kemal, Diyarbakır gazetesi
sahibine verdiği bir demeçte:
"Diyarbakırlı, Vanlı, Erzurumlu,
Trabzonlu, istanbullu, Trakyalı,
Makedonyalı, hep bir ırkın
evlâtları, hep aynı cevherin
damarlarıdır", diyordu.
26 Ekim 1933 -
Türk kadınlarına köy ihtiyar
heyetlerine seçilme ve seçme
hakkı tanındı.
29 Ekim 1933 -
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa
Kemal, Cumhuriyetin onuncu yıl
dönümü törenlerinde "ONUNCU YIL
SÖYLEVl'ni okudu. Bu söylevinin
bir
yerinde şöyle diyordu:"..
Türklüğün unutulmuş büyük medenî
vasfı ve büyük medenî kabiliyeti
bundan sonraki inkişafıyla,
geleceğin yüksek medeniyet
ufkundan yeni bir güneş gibi
doğacaktır.. Ne mutlu Türk'üm
diyene!"
1934-1935
21
Haziran 1934
- Soyadı Yasası kabul edildi.
Bütün Türk yurttaşlarının öz
adından başka bir soyadı
taşımaları zorunlu hale
getirildi.
24 Kasım 1934 -
Gazi Mustafa Kemal'e, TBMM'sinin
çıkardığı bir yasa ile 'ATATÜRK'
soyadı verildi.
3 Aralık 1934 -
Hangi dinden olursa olsun,
ülkemizde din adamlarının mâbet
ve âyinler dışında dinsel giysi
kullanmaları yasaklandı.
5 Aralık 1934 -
Anayasa değişikliği yapılarak,
Türk kadınlarına milletvekili
seçme ve seçilme hakkı verildi.
14 Haziran 1935
- Dil ve Tarih Coğrafya
Fakültesi'nin kuruluş yasası
mecliste onaylanarak kabul
edildi.
11 Aralık 1935
- Atatürk, Siyasal Bilgiler
Fakültesi'nin kuruluş yıldönümü
nedeniyle yapılan törene
gönderdiği kutlama yazısında
şöyle diyordu: "Yüksek Türk!
Senin için yüksekliğin hududu
yoktur, işte parola budur!..."
1936-1937
20 Temmuz
1936
- Montreux Boğazlar Sözleşmesi
imzalandı. Boğazlar tamamiyle
Türk egemenliğine geçti. Türk
askeri, "gayri askeri" adı
verilen yerlere girdi.
9 Ekim 1936
-Türk Hükümeti, Fransız
Hükümeti'ne bir nota vererek
Antakya ve İskenderun sancağına
bağımsızlık verilmesini istedi.
27 Ocak 1937 -
Hatay'ın Bağımsızlığı, Milletler
Cemiyeti tarafından kabul
edildi.
5 Şubat 1937 -
TBMM'sinin aldığı bir kararla,
Türkiye Cumhuriyeti
Anayasası'na: "Cumhuriyetçilik,
milliyetçilik, halkçılık,
devletçilik, lâiklik,
devrimcilik" ilkeleri kondu.
9 Haziran 1937
- Ankara Tıp Fakültesi'nin
kurulması için yasa çıkartıldı.
11 Haziran 1937
- Atatürk, Trabzon'dan,
Cumhuriyet Hükümeti'ne, bütün
çiftliklerini ve mallarını Türk
Ulusuna bağışladığını bildirdi.
25 Ekim 1937 -
İnönü Başbakanlıktan çekildi.
Başbakanlığa Celâl Bayar atandı.
28/29 Ekim 1937
- Atatürk, son kez Ankara'da
Cumhuriyet Bayramı törenlerine
katıldı.
1938
14 Ocak
1938
- Türkiye, Irak, Iran,
Afganistan arasında kurulan "Sâdâbat
Paktı", TBMM'si tarafından
onaylandı.
19 Mayıs 1938 -
Atatürk, son kez 19 Mayıs
Gençlik ve Spor Bayramı
gösterilerini izledi. Rahatsız
olmasına karşın Hatay sorunuyla
ilgili güney gezisine çıktı.
20 Mayıs 1938 -
Atatürk, Mersin'de askeri geçit
törenini izledi.
24 Mayıs 1938 -
Atatürk, Adana'da askeri geçit
törenini izledi.
3 Temmuz 1938 -
Antakya'da Türk ve Fransız
askeri heyetleri arasında,
Hatay'la ilgili bir antlaşma
imzalandı.
4 Temmuz 1938 -
Hatay bunalımı nedeniyle
feshedilen Türk Fransız Dostluk
Anlaşması Ankara'da yeniden
imzalandı.
5 Temmuz 1938 -
Türk askeri birlikleri, coşkun
sevgi gösterileri içinde Hatay
ve İskenderun'a girdi. Anlaşmada
öngörülen yerlerde göreve
başladı.
2 Eylül 1938 -
Hatay Millet Meclisi toplandı;
Tayfun Sökmen'i Devlet Başkanı
seçti.
7 Eylül 1938 -
Hatay Millet Meclisi Başkanı A.
Melek, Hükümet Programı'nı
sunuşunda şöyle diyordu: "..
Programımızın ruhu ve esası
KEMALiZM rejimi ve bütün
icabatıdır.."
17 Ekim 1938 -
Atatürk, yakalandığı hastalıktan
kurtulamayarak ilk komaya girdi.
29 Ekim 1938 -
Atatürk'ün bulunamadığı
Cumhuriyet Bayramı büyük bir
üzüntü içinde kutlandı.
Cumhuriyetin 15. yıl dönümü
nedeniyle Atatürk'ün hasta
yatağından Türk Ordusu'na
yayınladığı son bildiride şöyle
diyordu:
"... Zaferleri ve mazisi
insanlık tarihi ile başlayan,
her zaman zaferle beraber
medeniyet ışıklarını taşıyan
Kahraman Türk Ordusu Türk
vatanının ve Türklük dünyasının
şan ve şerefini, iç ve dış her
türlü tehlikelere karşı
korumaktan iba-ret olan görevini
her an yapmaya hazır ve amade
olduğuna benim ve büyük
milletimizin tam bir inan
itimatlınız vardır".
8 Kasım 1938 -
Atatürk'ün hastalığının
ağırlaştığını bildiren bir rapor
yeniden yayınlandı.
10 Kasım 1938 -
Saat dokuzu beş geçe, Türk
Ulusu'nun yetiştirdiği bu en
büyük Türk, son nefesini vererek
hayattan ayrıldı.
21 Kasım 1938 -
Atamızın tabutu, geçici olarak
Etnografya Müzesi'ne kondu.
10 Kasım 1953 -
Atamızın tabutu, yapılan büyük
bir törenle bugünkü Anıt-Kabre
kaldırıldı. |
|
| |
Sayfa
Başına Dön |
|
|
|
Atatürk'ün
Hayatı
Mustafa Kemal Atatürk'ün
Ailesi
Annesi Zübeyde Hanım
Atatürk'ün annesi Zübeyde Hanım,
Hacı Sofu ailesinden Feyzullah
Ağa'nın kızıdır. Zeki,
sağduyulu, dine ve geleneklere
bağlı bir kadındı. Oğlunun
mahalle mektebine gelenekten
olan ilâhilerle başlamasını
istemişti. Ancak aşağıda
göreceğimiz gibi oğlunun zamanın
gerektirdiği biçimde yetişmesini
engellememiş, hele kocası
öldükten sonra onun iyi öğretim
görmesine elinden geldiği kadar
çalışmıştır.
Babası Ali Rıza Efendi
Onun sağduyusu ve taşıdığı
yüksek onur duygularının bir
örneği aşağıdaki olayda görülür.
O, daha Selanik'te bulundukları
sırada oğlunun, kendi evinde, II
inci Abdülhamit yönetimine karşı
çalışan bir takım arkadaşlariyle
yaptığı toplantıda nelerle
uğraşıldığını öğrenince,
padişaha karşı çalışmanın
sonuçlarından ürkmüş, ancak
Mustafa Kemal'in işi kendisine
anlatması üzerine sorunu
kavrayıp "gizli şeyleriniz varsa
ben saklayayım, muvaffak olmak
zordur, mahvolmak daha tabiidir"
dedikten sonra şöyle
konuşmuştur: "... evlâdım bir
gün bu işler olduktan sonra seni
namus ve haysiyet sahibi
olanlarla görmezsem işte o zaman
meyus olurum. Ben senin kadar
okumadım, senin kadar bilmem,
seni gördüğün, anladığın şeyleri
yapmaktan menetmiye kalkışmam,
yalnız dikkat et, esas muvaffak
olmaktır, muvaffak olmaya
çalış".
Ailesi
Selanik Yunanlıların eline
düştükten sonra kızı Bayan
Makbule (Ata'dan) ile İstanbul'a
gelen Zübeyde Hanım millî
mücadele sırasında binbir merak
ve heyecan, ancak büyük kıvanç
duyguları içinde İstanbul'da
kalmış ve Ankara'ya gitmiştir.
Kalbinden hasta bulunduğu için
Ankara'da kalması uygun
görülmemiş ve zaferden sonra
İzmir'e gönderilmiştir. Orada
1923 yılında vefat etmiştir.
Atatürk'ün babası Ali Rıza
Efendi, Selânik yerlilerindendi.
Uzak dedeleri Vidin'den
ayrılarak Serez'de yerleşmişler,
oradan da Selânik'e gelmişlerdi.
Ali Rıza Efendi, önce Selanik'te
evkaf kâtipliği yapmıştır.
Atatürk, onu az hatırladığını
söylemekle birlikte zekâ ve
azmini anar, modern düşünceli
bir kimse olduğunu söylerdi.
1876 da Sırbistan'la savaş
başladıktan sonra Selanik'te
gönüllülerden bir "Asakiri
Milliye" taburu kurulmuş ve Ali
Efendi orada mülâzımı evvel
(Üsteğmen) olmuştur.
II. Abdülhamid'in vehmi üzerine
bu ve buna benzer birlikler
dağıtıldıktan az sonra Ali
Efendi'nin evkaftan çekilip
rüsumat memuru olduğu
anlaşılıyor. Daha sonra özel
hayata atılıp kereste tüccarlığı
yapmıştır.
Atatürk'ün Selanik'te doğduğu
evden ailenin orta halli, hatta
bundan az üstün durumda olduğu
anlaşılmaktadır.XIX. uncu
yüzyılda hele taşralarda
kayıtlar pek eksik olduğundan
onun doğum günü bilinmemektedir.
O, Rumi 1286 yılında doğmuş
olarak kayıtlı olduğuna göre
1880 veya 1881 de doğmuş
demektir. Adı Mustafa idi.19
Mayıs 1932 de Bay Reşit Saffet
Atabinen'in kendisine "Doğum
gününüzü kutlarım" yollu bir
telgraf çekmesi, Atatürk'ün
hoşuna gitmişti. Bundan az sonra
Temmuz 1932 de Türk Tarih
Kurumu'nun ilk kongresi
sırasında Aydın Halkevi'nin
tarih, dil, edebiyat komitesinin
bir "Gazi Günü" kabul etmek
istediğini söyleyip ona doğum
gününü soran öğretmene Atatürk:
"Bana onu sormayınız, ben
doğduğum günü bilmiyorum" der ve
"Gazi Günü" olarak da :
"Samsun'a çıktığım günü" yapınız
sözünü eklemiştir.
Çocukluk Yılları

Mustafa okula başlama çağına
gelince, geleneklere bağlı
annesiyle modern düşünceli
babası arasında bir çatışma
olur. Zübeyde Hanım, küçük
Mustafa'nın, ilâhiyle Hafız
Mehmet Efendi'nin mahalle
mektebine, Ali Rıza Efendi ise
modern öğretimde bulunan Şemsi
Efendi'nin özel okuluna
gitmesini ister. Sonunda Ali
Rıza Efendi, bir çıkar yol
bulur: Küçük Mustafa, ilk
öğrenimine bir süre annesinin
arzusuna uyarak Hafız Mehmet
Efendi'nin mahalle mektebinde
devam etti; fakat çok geçmeden
babasının isteği ile Selânik'te
çağdaş eğitim yapan Şemsi Efendi
Mektebi'ne geçti ve ilkokulu
burada bitirdi. Şemsi Efendi,
yeni öğrencisinin yeteneklerini
ve zekâsını takdir ettiğinden,
küçük Mustafa'nın kendi okulunda
bulunmasından son derece
memnundu.
Küçük Mustafa, bu okulda okurken
babasını kaybetmiştir. Bu
sıralarda isimleri Makbule ve
Naciye olmak üzere kendisinden
küçük iki kız kardeşi
bulunuyordu. Babaları öldüğü
zaman küçük Mustafa yedi,
Makbule bir yaşını henüz
doldurmuştu; Naciye ise kırk
günlüktü. Bu en küçük kardeşleri
genç kız iken Selânik'te vefat
etmiştir.
1888 yılında Ali Rıza Efendi'nin
ölmesi üzerine, yedi-sekiz
yaşlarında yetim kalan küçük
Mustafa'nın büyütülmesi ve
yetiştirilmesi görevi, büyük
Türk kadını Zübeyde Hanım'a
düştü. Bunun üzerine, Zübeyde
Hanım, üç çocuğu ile bir süre
Selânik yakınlarındaki Rapla
çiftliğinde subaşılık yapan
kardeşi Hüseyin Efendi'nin
yanına yerleşti. Çiftlik hayatı
nedeniyle küçük Mustafa'nın
öğrenimi ister istemez bir süre
aksamıştı. Fakat çok geçmeden
Selânik'e dönerek halasının
yanında, bıraktığı yerden
öğrenimine devam etti.
Atatürk'ün
Öğrenim Hayatı
Küçük Mustafa, Şemsi Efendi
İlkokulu'ndan sonra bir süre
Selânik Mülkiye Rüştiyesi'ne
devam etti ise de Kaymak Hafız
adlı Arapça öğretmeninin
kendisine haksız yere sopa ile
vurması üzerine bu okuldan
ayrıldı ve Askerî rüştiyeye
giden bir komşu çocuğunun
giyimini ve genel olarak
subayların kılığını pek beğenen
küçük Mustafa, askerî rüştiiyeye
girmek ister; askerlikten ürken
annesi ise bunu istemez, ancak
Mustafa bir akrabasının
delaletiyle okulun kabul
zamanında askerî rüştiyeye gidip
imtihan verir ve okula alınır
(1893). Böylelikle annesine
karşı bir olup-bitti yapmış ve
kendisine en uygun gelecek yola
girmiş bulunur. Yazları, dayısı
Hüseyin Efendi'nin yanına gider,
okul zamanına kadar çiftlikte
kalırdı. Mustafa bu okulu
gerçekten sevmişti. Arkadaşları
arasında zekâsı ve üstün
yetenekleri ile kısa zamanda
kendisini gösterdi ve
öğretmenlerinin sevgisini
kazandı; öğretmenleri neredeyse
kendisine bir arkadaş muamelesi
yapma gereğini hissetmişlerdi.
Bu okulda matematik öğretmenliği
yapan Yüzbaşı Mustafa Efendi,
genç öğrencisinin yetenekleri ve
zekâsı karşısında sınıftaki
diğer Mustafa'larla aralarındaki
farkı belirtmek üzere
öğrencisinin adının sonuna
"Kemal" ismini ilâve etti. Artık
genç öğrenci Mustafa Kemal
olmuştu. Mustafa Kemal, Selânik
Askerî Rüştiyesi'ni bitirdikten
sonra 1896 yılında Manastır
Askerî İdadisi'ne girdi. Burada
Ömer Naci ile arkadaşlık yaptı.
İlerde ünlü bir hatip olarak
tanınacak olan bu kişi, Mustafa
Kemal'in hitabet ve edebiyat
sevgisinde etkin rol oynadı.
Yakın arkadaşlarından biri
olacak olan Ali Fethi (Okyar) de
bu okulda öğrenci idi. Genç
Mustafa Kemal, askerî
öğreniminin yanısıra yabancı dil
öğrenimini de ihmal etmiyor;
yazları izinli olarak Selânik'e
döndüğü zaman Fransızca dersleri
alıyordu.
Genç Mustafa Kemal,
Manastır Askerî İdadisi'ni de
başarı ile bitirerek 13 Mart
1899 tarihinde İstanbul'da Harp
Okulu'na girdi. 3 senelik
başarılı bir Harbiye
öğreniminden sonra 10 Şubat
1902'de bu okulu Teğmen
rütbesiyle bitirdi ve öğrenimine
Harp Akademisi'nde devam etti.
1903 yılında Üsteğmen olmuştu.
11 Ocak 1905 tarihinde de Kurmay
Yüzbaşı rütbesiyle Harp
Akademisi'nden mezun oldu. Harp
Okulu'nda ve Harp Akademisi'nde
de zekâsı, yetenekleri ve üstün
kişiliği ile kendisini
arkadaşlarına ve öğretmenlerine
tanıtmış, onların içten sevgi ve
saygısını kazanmıştı. Askerlik
derslerine büyük ilgisi yanında
matematiğe, edebiyata ve güzel
söz söylemeye karşı da merakı ve
eğilimi vardı. Harbiye'de ve
Harp Akademisi'nde, memleket ve
millet davaları ile ilgilenmesi,
düşüncelerini cesaretle ifadeden
çekinmemesi sebebiyle aydın ve
inkılâpçı bir subay olarak
tanınmıştı. Devir istibdat
idaresi idi ve bu davranışları
aleyhine olabilirdi; ancak
çevresince gerçekten çok
sevilişi, düşüncelerinde samimi
oluşu, onun herhangi bir tertibe
kurban gitmesini önlemişti.
Bununla beraber Harp
Akademisi'nden mezuniyetini
izleyen günlerde istibdat ve
padişahlık rejimi aleyhindeki
düşünceleri ve durumu, şüphe
çekerek birkaç ay İstanbul'da
tutuklu kaldı; sonra bir nevi
sürgün olarak vazife ile 5 Şubat
1905 tarihinde Suriye bölgesine,
Şam'a atandı.
Atatürk'ün
Sivil Hayatı
Askerlikten istifasını takiben
Erzurumluların isteği üzerine
Vilâyat-ı Şarkiye Müdafaa-i
Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum
şubesinin Heyet-i Faale
başkanlığına getirildi. Cemiyet,
o günlerde daha evvelce alınan
bir karar gereğince doğu
illerini kapsayan bir kongrenin
hazırlıkları içinde idi. Mustafa
Kemal'in Heyet-i Faale reisi
olarak bu kongreye iştiraki
mümkündü; fakat o, bu kongreye
özellikle Erzurum'dan üye olarak
iştirak etmek istiyordu. Ne çare
ki Erzurum üyeleri evvelce
seçilmişti; ama buna da bir
çözüm bulundu. Erzurum'un iki
değerli evlâdı, Kâzım Yurdalan
ve Cevat Dursunoğlu Erzurum
üyeliğinden istifa etmek
suretiyle yerlerini Mustafa
Kemal ve Rauf Bey'e bıraktılar.
Bu suretle Mustafa Kemal
Paşa'nın kongreye girişi
meşruluk kazandı.
Erzurum Kongresi, 23 Temmuz
1919'da tek katlı bir ilkokul
salonunda 62 delegenin
iştirakiyle toplanmıştı. Kongre
bir kurucu meclis gibi çalışarak
14 gün devam etti ve 7 Ağustos
1919 da çalışmalarına son verdi.
Kongreyi geçici başkan olarak
Erzurum delegelerinden Hoca Raif
Efendi açmış, delegelerin isim
okunarak yoklaması yapıldıktan
sonra başkanlık seçimine
geçilmişti. Yapılan oylamada
Mustafa Kemal Paşa başkan
seçildi.Millî Mücadele'ye bayrak
olan bir kongrenin Erzurum'da
toplanışı bir tesadüfün eseri
değildi; Mondros Mütarekesi'nden
sonra müdafaa şuurunun en keskin
bir şekilde meydana çıktığı
bölgelerden biri Erzurum idi.
Zira Mütareke hükümlerine göre
asırlarca şehit kanıyla sulanmış
Erzurum topraklarını da içine
almak üzere bir Ermenistan
kurulması isteniyordu. Bu durum,
bölgedeki millî birlik ve
mukavemet şuurunu daha da
bileyledi. Keza Kongre'ye Doğu
Karadeniz il ve kasabalarını
temsil etmek üzere 17 delege ile
iştirak eden Trabzon'da da
Pontus tehlikesi vardı. Bölge
Rumları, Mondros Mütarekesi'nden
faydalanarak Doğu Karadenız
şehirlerini kapsayacak bir
Pontus Rum Devleti kurma hayali
içindeydiler. Bu bakımdan Doğu
Anadolu şehirleri ile tehlike
müşterekti.
Erzurum Kongresi güç şartlar
altında toplanıyordu. Çünkü
Kongre üyelerinin vilâyetlerce
gerek seçiminde, gerekse
seçilenlerin Kongre'ye
gönderilmesinde büyük güçlükler
çıkarılıyordu. Mülkî âmirlerin
büyük kısmı, İstanbul
Hükûmeti'nin baskısı ile
delegeleri korkutuyorlar, yola
çıkmalarını engelliyorlar, hatta
bazı vilâyetler kesin olarak
delege göndermemekte
direniyorlardı. Elâzığ,
Diyarbakır ve Mardin illerinden
seçilen üyeler valilik baskısı
sebebiyle yola çıkmaktan
alıkonulmuşlar, dolayısıyla
Kongre'ye iştirak edememişlerdi.
Bu sebeple Kongre'nin
toplanabilmesi için Müdafa-i
Hukuk-u Milliye Cemiyeti Erzurum
şubesinin gayretleri yanında
Mustafa Kemal Paşa tarafından da
ciddî teşebbüslerde bulunmak
icap etti. Vilâyetlerin
herbirine açık telgraflar
gönderilmekle beraber, bir
taraftan da şifre telgraflarla
valilere, komutanlara gerektiği
şekilde tebligatta bulunuldu.
Nihayet yeteri kadar temsilci
getirtilip Kongre'yi toplamaya
muvaffak olundu.
İşte bu şartların
oluşturduğu hava içinde
gerçekleştirilen Erzurum
Kongresi, Vilâyat-ı Şarkiye
Müdafaa-i Hukuk-u Milliye
Cemiyeti Erzurum Şubesi ile
Trabzon Muhafaza-i Hukuk
Cemiyeti'nin müştereken
hazırladığı bir Kongre idi. O
günkü mülkî taksimatta
Trabzon'un kapsadığı Doğu
Karadeniz il ve ilçelerinden 17,
Erzurum un kapsadığı il ve
ilçelerden 25, Sivas'ın
kapsadığı il ve ilçelerden 14,
Bitlis'ten 4 ve Van'dan 2
delegenin iştiraki ile toplam 62
üye ile toplanmıştı. Bugünkü
idarî taksimat gözönüne alındığı
takdirde 30'a yakın Doğu Anadolu
ve Doğu Karadeniz illerini ve
bunların ilçelerini
kapsamaktadır.
Erzurum Kongresi'nin
toplanışı ve çalışmalarına
başlamasıyla İstanbul da Saray
ve Hükûmet tarafından,
Anadolu'da yükselen bu kurtuluş
sesini boğmak için yoğun bir
faaliyet başladı. Ajanslarla
Mustafa Kemal'in devlete
başkaldıran bir asi olduğu,
Erzurum Kongresi'nin kanunsuz
toplandığı ilân edildi. Mustafa
Kemal Paşa'yı tutuklamak için
her türlü tedbire başvuruldu.
İstanbul Hükûmeti, Erzurum
Kongresi'nin dağılmasını, Kongre
ye katılanların yakalanarak
İstanbul Divan-ı Harbine
sevklerini emretti ise de millet
fertlerini saran o zamanki millî
hava içinde hiçbir makam bu emri
yerine getirmeye teşebbüs
edemedi.
İşte bu derece güç şartlar
içinde gerçek bir vatan aşkıyla
her türlü tehlikeyi göze alarak
toplanan Erzurum Kongresi Türk
tarihinde önemli bir dönüm
noktası oldu. Türk Kurtuluş
Savaşı' nın ilk temelleri bu
Kongre'de atılmış, alınan tarihî
kararlar Millî Mücadele'nin
temel kurallarını oluşturmuştu.
Erzurum Kongresi kararları
şu şekilde özetlenebilir:
1- Doğu illeri ile Trabzon
ve Canik sancağı hiçbir sebep ve
bahane ile Osmanlı topluluğundan
ayrılması mümkün olmayan bir
bütündür.Bu demekti ki ne doğu
illeri Ermenistan sevdasıyla, ne
Karadeniz illeri Pontus
hulyasıyla anavatandan
ayrılamayacaktır. Bu karar,
vatanı ve milleti bölmek
isteyenlere karşı ilk esaslı
ihtardı.
2- Her türlü yabancı işgal
ve müdahalesine karşı, millet
birlik olarak kendisini müdafaa
ve mukavemet edecektir.Bu madde
ile milletin, her türlü işgal ve
müdahaleyi kesin olarak
reddettiği, birlik halinde
direneceği bildiriliyordu. Vatan
topraklarına yönelik hiçbir
işgal ve müdahale, karşılıksız
kalmayacaktı. Millet işgal ve
istilâyı birlik halinde
püskürtmeye kararlıydı.
3- Vatanın ve istiklâlin
muhafaza ve teminine İstanbul
Hükûmeti muktedir olamadığı
takdirde, gayeyi temin için
Anadolu'da geçici bir hükûmet
kurulacaktır.İstanbul
Hükûmetinin hali ve tutumu
belliydi; güçsüz ve
beceriksizdi. Memleketi Mondros
Mütarekesi ile kayıtsız şartsız
galip devletlere teslim etmişti.
Ülkeyi uçurumun kenarından ancak
ve ancak millî iradeye dayanan
bir hükûmet kurtarabilirdi; bu
mutlaka gerçekleştirilecekti.
Esasen Erzurum Kongresi bu amaca
yönelik ilk adımdı.
4- Kuva- i Milliyeyi amil ve
irade-i mılliyeyi hâkim kılmak
esastır.
Kuva-yi Milliyeden kasdedilen
millî kuvvetler, milletin
bağrından çıkacak millî bir ordu
idi. Bu ordu, milletin kutsal
gayesi uğrunda Milletin arzu ve
eğilimleri yönünde mutlaka
zafere ulaşacaktı. Milli iradeyi
hakim kılmak aynı zamanda
demokratik bir esastı. Bu esasta
Cumhuriyet rejiminin ilk
kıvılcımlarını sezmemek mümkün
değildi.
5- Hıristiyan azınlıklara
siyasî hakimiyet ve sosyal
dengemizi bozan imtiyazlar
verilemez.
Memleketteki azınlıklar yer yer
siyasî egemenlik davasına
kalkışmıştı. Memleket
bütünlüğünü bozucu, vatanı
parçalayıcı bu gibi davranışlara
imkân verilmeyecekti.
Azınlıklara sosyal dengemizi
bozan ekonomik, hukuksal ve
kültürel -her ne çeşit olursa
olsun- ayrıcalıklar ve
üstünlükler tanınmayacaktı.
6- Manda ve himaye kabul
olunamaz.Türk milleti her şeyi
göze alarak istiklâli için
silâha sarılmıştı. Hiç kimseden
lûtuf ve yardım beklemiyordu;
yabancı devletlerden merhamet
istemiyordu. Her ne pahasına
olursa olsun istiklâl mutlaka
gerçekleşecekti. Parola "Ya
istiklâl ya ölüm" idi.
7- Millı Meclis'in derhal
toplanmasına ve hükûmet
işlerinin meclisin denetimi
altında yürütülmesine
çalışılacaktır.MilletılMe
evletlerinin baskısı ve Padişah
fermanı ile kapatılmış olan
clısı derhal toplanmalı,
hıikûmetin millet ve memleketin
mukadderatı ile ilgili vereceği
her türlü karar böyle bir
meclisin denetiminden
geçirilmeliydi. Hükûmet
kararları ancak bu şekilde
meşruluk kazanacaktı.
8- Milletimiz insanî ve asrî
gayeleri tebcil, fennî, sınaî ve
iktisadî hal ve ihtiyacımızı
takdir eder. Bu cümle ile Türk
milletinin yeniliklere açık ruhu
belirtiliyordu. Denilmek
isteniyordır ki Türk milleti
insanî ve uygar amaçların
değerini bilen ve kavrayan bir
millettir. Nitekim Atatürk
milletin çehresini değiştiren
büyük inkılâplara başladığı
zaman "yaptığımız ve yapmakta
olduğumuz inkılâpların gayesi,
milletimizi her bakımdan uygar
bir toplum haline getirmektir.
İnkılâplarmızın temel kuralı
budur", diyecekti. Kararda geçen
"Milletimiz fennî. sınaî ve
iktisadî hal ve ihtiyacımızı
takdir eder" ifadesinde de harap
bir memleketi bayındır hale
getirmek için gelecekte
gerçekleştirilecek kalkınma
hamlelerine işaret edilmekte
idi.
Erzurum Kongresi, memleketin
bütününü ilgilendiren bu tarihî
kararlarıyla bölgesel bir kongre
olmaktan çıkmış, kendisinden
sonra gelişecek tüm olayları
büyük ölçüde etkilemişti. Zira
Sivas Kongresi kararları,
Erzurum Kongresi kararlarına
dayandı. Misak-ı Millî'nin
esasında Erzurum Kongresi
kararları yer aldı. Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin
toplanış ve açılış gerekçesi
Erzurum Kongresi kararlarına
oturtuldu. Mudanya ve Lozan
antlaşmalarının bağımsızlığı
savunan ruhu; ilhamını Erzurum
Kongresi kararlarından aldı.
Cumhuriyet rejiminin ruhu,
irade-i milliyeyi hâkim kılmak
esasında toplandı. Ve nihayet
"Milletimiz insanî ve asrî
gayeleri tebcil eder" cümlesiyle
Atatürk inkılâplarının ilk
kıvılcımları Erzurum
Kongresi'nde parıldadı.
Sonuçları bakımından bu derece
önem taşıyan Erzurum Kongresi
için Mustafa Kemal Paşa, kapanış
konuşmasında "Tarih, bu
Kongremizi şüphesiz ender ve
büyük bir eser olarak
kaydedecektir" ifadesini
kullandı.
Erzurum Kongresi, 7 Ağustos 1919
günü -kendisi adına bütün
yetkileri kullanacak- 9 kişilik
bir Heyet-i Temsiliye seçerek
çalışmalarına son verdi. Şimdi
Heyet-i Temsiliye'yi ve onun
başkanını büyük bir görev
bekliyordu. Erzurum Kongresi'nde
parlayan kıvılcımı söndürmemek,
Sivas'ta onu meş'ale haline
getirerek millî kurtuluşa daha
emin adımlarla yürümek
gerekiyordu. Bu sebepledir ki
Mustafa Kemal Paşa, doğu
illerinin mukadderatı için
toplanan Erzurum Kongresi'ni
-gayesini daha da genişleterek-
bu amaca yöneltmek istedi. Bu
sebepledir ki Erzurum
Kongresi'ni Sivas Kongresi'ne
bağlayarak Millî Mücadele'ye
memleket yüzeyinde genişlik
kazandırdı.
Sivas Kongresi günlerinde de
memleketin içinde bulunduğu ağır
mütareke şartları bütün acılığı
ile devam ediyordu. Mondros
Mütarekesi'nin milletimiz
aleyhirıe haksız ve insafsız bir
şekilde uygulanması, İzmir'e
çıkmış olan Yunanlıların İtilâf
devletlerinden aldığı cüretle
Anadolu'nun içine doğru
ilerlemesi, çeşitli
şehirlerimizin işgali Sivas
Kongresi günlerinde de birbirini
izledi. İşte böyle bir hava
içinde Mustafa Kemal Paşa, bir
kısım Heyet-i Temsiliye
üyeleriyle beraber Sivas
Kongresi'ne iştirak etmek üzere
2 Eylül 1919'da Erzurum'dan
Sivas'a geldi. Sivas, Millî
Mücadele liderini emsalsiz sevgi
gösterileri ve coşkıın bir
sevinçle karşıladı.
Sivas Kongresi, 4 Eylül 1919
günü o zamanlar "Mekteb-i
Sultanî" olarak kullanılan bir
binanın salonunda, 38 delegenin
iştiraki ile toplandı. Kongre 8
gün devam etti ve 11 Eylül
1919'da Heyet-i Temsiliye
seçimini takiben bir beyanname
yayımlayarak çalışmalarına son
verdi. İlk oturumda yapılan
oylamada Mustafa Kemal Paşa.
başkan seçildi.
Erzurum Kongresi'ni takiben
bütün memleketi temsil eden
böylesine önemli bir Kongre'nin
özellikle Sivas'ta toplanışı,
şehrin stratejik durumu ile
ilgili idi. Anadolu'nun
ortasında yer alan bu şehrimiz
-mütareke şartları gereğince
İtilâf devletlerini temsilen
bazı subaylar bulunmasına
rağmen- işgal altında değildi.
Ulaşım bakırrıından Anadolu
yollarının birleştiği bir kavşak
durumunda idi: o günkü
imkânların elverdiği ölçüde
çeşitli Anadolu şehirlerine şu
veya bu şekilde
bağlanabiliyordu. Her ne kadar
Fransızlar Adana üzerinden,
İngilizler Samsun'dan şehri
işgal tehdidinde bulunuyorlarsa
da Mustafa Kemal Paşa, böyle bir
işgalin düşmana çok pahalıya mal
olacağını hesaplıyordu. Bütün bu
avantajları yanında Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti Sivas Şubesi
,şehirde oldukça iyi
teşkilâtlanmıştı.
İşte bu şartların oluşturduğu
hava içinde gerçekleşen Sivas
Kongresi doğrudan doğruya
Mustafa Kemal'in çağrısı üzerine
toplanmış , bir millî kongredir.
Kongre nin 38 üyesinden 31'ini
Batı ve Orta Anadolu illerinden
gelen üyeler, 7'sini ise Doğu
Anadolu illerini temsilen
Erzurum Kongresi'nce seçilen
Heyet-i Temsiliye oluşturmuştu.
Böylece Batı ve Orta Anadolu
illerinden seçilen delegelerle
Doğu illerini temsilen gelen
Heyet-i Temsiliye, Sivas
Kongresi'ne memleket çapında bir
genişlik ve bütünlük
kazandırdı.Tarihî bir gerçek
olarak belirtmek gerekir ki
Sivas Kongresi'nin toplanışı
sırasında da Erzurum
Kongresi'nde olduğu gibi
İstanbul Hükûmeti ve idarecileri
büyük engeller çıkardılar. Bu
sebepledir ki Ankara ve diğer
bazı şehirlerimizden valilik
baskısı ile delege seçilemedi.
Bazı vilâyetlerden seçilen
delegeler de aynı baskı
nedeniyle yola çıkmaktan
alıkonuldu, dolayısıyla
Kongre'ye iştirak edemedi.
Sivas Kongresi'nin toplanmaması
için Sivas'ta bulunan Fransız
Jandarma Müfettişi Brüno da
baskı yaptı. Vali Reşit Paşa ile
görüşerek böyle bir Kongre
gerçekleştiği takdirde Sivas'ın
işgal edileceğini ve Kongre'nin
dağıtılacağını bildirdi.
İngilizler de Samsun üzerinden
Sivas'ı işgal edecekleri
tehdidinde bulundular. Fakat
Mustafa Kemal'in her güçlüğü
aşan azmi önünde, bütün bu
tehditler sonuçsuz kaldı.
İstanbul Hükûmeti Erzurum
Kongresi'nde yaptığı gibi Sivas
Kongresi sırasında da bütün
gücüyle Mustafa Kemal'i tevkife
yönelmişti. Anadolu'nun hemen
her valisine telgraflar
çekilerek Mustafa Kemal'in ne
pahasına olursa olsun
tutuklanarak İstanbul'a
gönderilmesi isteniyordu. Bunu
gerçekleştirmek üzere
valiliklere, mutasarrıflıklara
yeni atamalar yapıldı. Fakat
hiçbir idareci, şahlanan millî
irade ve millî hava içinde
İstanbul Hükûmetinin isteklerini
yerine getirmek cesaretini
gösteremedi.
Sivas Kongresi'nin diğer bir
özelliği de delegelerin vatanın
kurtuluşu ve milletin
mutluluğundan başka hiçbir
kişisel maksat
izlemeyeceklerine, mevcut siyasî
partilerden hiçbirinin amaçlanna
hizmet etmeyeceklerine dair
Kongre'de yemin etmeleri
olmuştu. Bu suretle Millî
Mücadele'nin hiçbir siyasî parti
adına yapılmadığı, tamamen
milleti ve memleketi kurtarma
amacına yönelik bir hareket
olduğu açıkça belirtilmiş
oluyordu.
Sivas Kongresi kararları şu
şekilde özetlenebilir:
1- Millî sınırlar içinde
bulunan vatan parçaları bir
bütündür; birbirinden ayrılamaz.
Evvelce toplanan Erzurum
Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu
Karadeniz vilâyetlerinin hiçbir
sebep ve bahane ile anavatandan
ayrılamayacağını ilân etmişti.
Sivas Kongresi sahip olduğu tam
yetki ile bu karara bütün
memleketi kapsayan bir genişlik
kazandırdı.
2- Her türlü işgal ve
müdahaleye karşı, millet birlik
olarak kendisini müdafaa ve
mukavemet edecektir.Erzurum
Kongresi'ni toplanmaya davet
eden başlıca tehlike Doğu
Karadeniz Bölgesinde kurulması
düşünülen Pontus Rum devleti ile
Doğu Anadolu illerini içine
kalacak bir Ermenistan tehlikesi
idi. Sivas Kongresi, batıdan
gelen Yunan tehlikesini de göz-
önüne alarak, vatan topraklarına
yönelik hiçbir işgal ve
müdahalenin karşılıksız
kalmayacağını mütecaviz düşmana
açıkça bildiriyordu.
3- İstanbul Hükûmeti, haricî
bir baskı karşısında
memleketimizin herhangi bir
parçasını terk mecburiyetinde
kalırsa vatanın bağımsızlığını
ve bütünlüğünü temin edecek her
türlü tedbir ve karar
alınmıştır.Bu madde ile İstanbul
Hükûmetinin millet menfaatlerine
aykırı herhangi üir karar veya
davranışına milletin kayıtsız
kalmayacağı, gerektiğinde millî
iradeye dayanan bir hükûmetin
derhal kurulacağı açıkça
belirtiliyordu.
4- Kuva-yı milliyeyi âmil ve
irade-i milliyeyi hâkim kılmak
esastır.Erzurum Kongresi'nde
belirlenen bu kural, Sivas
Kongresi'nde
perçinleştiriliyordu, Memleketi
kurtaracak tek kuvvet, millî
ordu idi. Bu ordu, milletin
iradesi ve eğilimleri yönünde
savaşacâk, bağımsızlık mutlaka
gerçekleşecekti. Millet artık
egemenliğini kendi eline
almıştı; kendi hâkimiyetinden
başka hiçbir güç tanımıyordu. Bu
esas gelecekteki Cumhuriyet
rejiminin esasırtı
oluşturuyordu.
5- Manda ve himaye kabul
olunamaz.Erzurum Kongresi'nde
karar altına alınan bu görüş,
Sivas Kongresi'nce de
onaylanarak Millî Mücadele'nin
temel kuralı haline
getiriliyordu. Millî kurtuluş
hareketinin parolası hiçbir
devletin merhametine
sığınmaksızın" Ya istiklal ya
ölüm!" dü.
6- Millî iradeyi temsil
etmek üzere Millet Meclisi'nin
derhal toplanması mecburidir.
Erzurum Kongresi kararlarında da
belirtilen bu istek, artık bir
mecburiyet olarak
gösteriliyordu. Aksi takdirde
hükûmet kararları millî iradeyi
yansıtmayacaktı.
7- Aynı gaye ile millî
vicdandan doğan cemiyetler
"Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i
Hukuk Cemiyeti" adı altında
birleştirilmiştir.Erzurum
Kongresi, Doğu Anadolu ve Doğu
Karadeniz Bölgelerindeki millî
cemiyetleri "Şarkî Anadolu
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti" adıyla
bir merkezde toplamıştı. Sivas
Kongresi, bu örgüte -bütün
Anadolu ve Rumeli Cemiyetlerini
de içine almak üzere- memleket
çapında bütünlük kazandırdı.
8-Mukaddes maksadı ve umumî
teşkilâtı idare için Kongre
tarafından bir Heyet-i Temsiliye
seçilmiştir.
Erzurum Kongresi, Doğu illerini
temsilen 9 kişilik bir Heyet-i
Temsiliye seçmişti. Sivas
Kongresi'nce 6 kişi daha
seçilmek suretiyle "Heyet-i
Temsiliye" genişletilmiş, bu
suretle Türkiye Büyük Millet
Meclisi açılıncaya kadar
memleket mukadderatında yegâne
söz sahibi bir kurul
oluşturulmuştu.
Sivas Kongresi, Erzurum Kongresi
kararlarını genişleterek, bu
kararlara bütün memleketi
kapsayan bir nitelik
kazandırması bakımından İnkılâp
Tarihimizde büyük öneme sahip
bir Kongre'dir. Üyelerinin,
bütün memlekete şamil olması
sebebiyle de Millî Mücadele
başlangıcında Türkiye'nin
mukadderatını çizen, bütün
milletin tek vücut halinde
birlik olduğunu dünyaya ilân
eden millî bir Kongre'dir. Bunun
içindir ki tesirleri Erzurum
Kongresi'nden daha geniş oldu.
Sivas Kongresi'nden sonra
Mustafa Kemal Paşa'nın amacı en
kısa zamanda Anadolu'da millet
temsilcilerinden oluşan bir
meclis toplamak ve bu meclisin
kuracağı hükûmet ile Millî
Mücadele'yi bir merkezden idare
etmek idi. Dâhi adam, bu büyük
işi gerçekleştirmek üzere Sivas
Kongresi'nden sonra da Heyet-i
Temsiliye Reisi sıfatıyla millî
teşkilâtın kuvvetlenmesi yolunda
-bütün engelleri aşarak- azimle
çalıştı. Bu devre esnasında
Mustafa Kemal ve Heyet-i
Temsiliye i1e temas temini ve
anlaşma zemini arayan İstanbul
Hükûmeti, temsilcileri
vasıtasıyla 20-22 Ekim 1919
tarihleri arasında Amasya'da
onunla görüşmüş ve bir Millet
Meclisi toplanmasına ikna
olmuştu. Bu görüşme İnkılâp
Tarihimizde "Amasya Mülâkatı"
olarak bilinmektedir. Mustafa
Kemal, Meclisin Anadolu'da
toplanmasını istemesine rağmen,
Meclis 12 Ocak 1920'de
İstanbul'da toplandı. Fakat
İngilizlerin ve gerekse onlara
âlet durumunda olan hükûmet
adamlarının baskısı sebebiyle
olumlu bir faaliyet gösteremedi.
Sadece Erzurum ve Sivas
Kongrelerinin esaslarını
"Misak-ı Millî" halinde kabul ve
ilân etti.
Mustafa Kemal Paşa, 27 Aralık
1919'da bir kısım arkadaşları ve
Heyet-i Temsiliye üyeleri i1e
beraber Ankara'ya gelmişti.
Artık Millî Mücadele Ankara'dan
yönetiliyor, İstanbul'daki asker
ve sivil birçok vatansever,
Bağımsızlık Savaşında görev
almak üzere Ankara'ya geliyordu.
Bir süre sonra,16 Mart 1920
tarihinde İstanbul, İtilâf
devletleri tarafından fülen
işgal edildi; şehir yabancılar
tarafından tamamen askerî
kontrol altına alınmıştı. Bu
şartlar altında Meclis de
faaliyet gösteremeyeceğini
anlayarak dağıldı; zaten bu
sıralarda milletvekillerinin bir
kısmı da İngilizler tarafından
tutuklanmış bulunuyordu.
Mustafa Kemal, İstanbul'un
işgali üzerine valiliklere ve
kolordu komutanlıklarına talimat
vererek Ankara'da toplanacak
fevkalâde salâhiyete sahip bir
meclise yeni temsilciler
seçmelerini bildirdi. Seçimler
sür'atle sonuçlandi. Nihayet 23
Nisan 1920'de yurdun her
bölgesinden gelen millet
temsilcileriyle Ankara'da
Türkiye Büyük Millet Meclisi
açıldı. Mustafa Kemal, millet
iradesini ve egemenliğini temsil
eden bu Meclise ve onun
hükümetine de başkan seçilerek
artık Türk bağımsızlık
mücadelesinin her bakımdan,
askerî, siyasî ve sosyal lideri
oldu. Ama memleketin içinde
bulunduğu şartlar, kendisinin
omuzlarına yüklenen görevi
gerçekten çok ağırdı. Tarihten
silinmek istenen bir milletin
ölüm kalım savaşının,. istiklâl
mücadelesinin liderliğini
yapıyordu.
Ankara'da Millet Meclisi'nin
açılması, milli bir hükûmetin
kurulması üzerine Padişah ve
İstanbul Hükûmeti de millî
mücadeleyi daha geniş ölçüde
baltalama yollarına sapmıştı.
Anadolu'da binbir fedakârlıkla
oluşturulan millî kuvvetlere
karşı halife ve padişah orduları
kuruluyor, başta Atatürk olmak
üzere Millî Mücadele
kahramanları, âsi sayılarak
idama mahkûm edilmiş
bulunuyordu. Diğer taraftan
İzmir'e çıkan Yunanlılar da
Anadolu içlerine doğru taarruza
hazırlânıyordu. Mütareke ile
örgütlü ordu resmen dağıtılmış,
silâhları alınmış olduğundan,
işgal altındaki yörelerde
düşmana ancak mahallî kuvvetler
ve gönüllü müfrezeler karşı
koyuyordu. Bu düşman
saldırılarının yanı sıra
Anadolu'nun bazı yörelerinde
Anzavur gibi, Çopur Musa gibi,
Postacı Nâzım gibi aldatılmış
kişilerin elebaşılık ettiği iç
isyanlar devam ediyordu.Bütün bu
iç ve dış güçlüklere, zor
şartlara rağmen Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükûmeti, kısa
zamanda duruma hakim olarak
düşman kuvvetlerine karşı
çeşitli cephelerde büyük
başarılar kazanmaya başladı.
Doğu cephesinde XV. Kolordu
Komutanı Kâzım Karabekir
komutasındaki kuvvetlerimiz
büyük başarılar kazandı. Bu
bölgede Oltu, Sarıkamış ve
Kars'ı işgal suretiyle sınır
şehirlerimize tecavüz eden
Ermenilere karşı 28 Eylül
1920'de taarruza geçilerek,
merkezi Erivan'da bulunan Ermeni
Cumhuriyeti ordusu mağlup edildi
ve 29 Eylül 1920'de Sarıkamış,
30 Ekim 1920'de Kars tekrar geri
alındı. Ermenilerin barış isteği
üzerine 2/3 Aralık 1920'de Gümrü
Antlaşması imzalanarak savaşa
son verildi. Gürcistan'a da
Ardahan ve Artvin vilâyetlerimiz
tahliye ettirildi.
Güney cephesinde de Adana, Urfa,
Antep ve Maraş bölgelerirıde
Fransız birlikleriyle mahallî
kuvve'tler arasında şiddetli
çatışmalar oluyordu. Sonuçta
Fransızlar 12 Şubat 1920'de
Maraş'tan, 11 Nisan 1920 günü de
Urfa'dan çekilmek zorunda
kaldılar. 21 Ekim 1921'de
Fransızlarla yapılan "Ankara
Antlaşması" Adana, Mersin,
Gaziantep ve diğer bazı
şehirlerimizin kurtuluşuna
uzandı.
Yunanlılar 1920 Haziran'ında,
Ankara'da kurulan iki aylık yeni
hükûmetin içinde bulunduğu güç
şartlardan yararlanarak 22
Haziran 1920 günü Batı
Cephesinde umumî taarruza
geçmişler, büyük kısmı ile
gönüllülerden oluşan kuvay-ı
milliye cephesini yararak 8
Temmuz 1920 günü Bursa'yı, 29
Ağustos 1920 günü de Uşak'ı
işgal etmişlerdi. Bu olaylar
seyrederken Padişah ve İstanbul
Hükûmeti de 10 Ağustos 1920'de
İtilâf devletleriyle Sevr
Antlaşmasını imzalamak suretiyle
dış düşmanlarımızla birleşmiş
oluyordu.Yunanlıların Batı
cephesinde ilerleyişi, birçok
bölgelerin kuvvet yetersizliği
sebebiyle işgal edilmesi üzerine
Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı Mustafa Kemal Paşa,
cephe komutanları ile görüşmüş,
artık gönüllü kuvvetler yerine
düzenli bir ordu kurulması
gereğini ilgililere bildirmişti.
Çünkü olaylar gösteriyordu ki,
millî mücadelenin başarısı,
bütün kuvvetlerin tek bir
otnrite altında toplanmalarına
bağlı idi. Bu da millî
müfrezelerin, milis
kuvvetlerinin, gönüllü
teşkilâtların ordu içinde
düzenli kıtalar haline
getirilmesini gerektiriyordu.
Çete halinde dağınık savaşa son
verilecek, bütün millî
müfrezeler ve gönüllü kuvvetler
ordu içinde disiplin ve eğitime
tabi tutulacaktı.
Artık, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Paşa, Millî Savunma Bakanı Fevzi
Çakmak Paşa ve Genelkurmay
Başkanı ve aynı zamanda Batı
Cephesi Komutanı Albay İsmet
Bey, bütün çalışmalarını düzenli
ordunun gerçekleşmesine
vermişlerdir. Bu aylar, millî
mücadele tarihimizin gerçekten
en buhranlı, en çetin
aylarıdır.
Şimdi 1920 yılının Aralık
sonlarındayız. Bir çok millî
müfreze, gönüllü örgüt sür'atle
millî ordu içinde
toplanmaktadır. Ne çare ki
ellerinde bir kısım kuvvet
bulunan Çerkez Ethem ve
kardeşleri, Batı Cephesi
kuvvetlerine bağlı kalmak
istememişler, başlarına buyruk
bir siyaset izleme yoluna
gitmişlerdi. Bunlar, Millî
Mücadele'nin güç zamanlarında
başardıkları bazı işlerin
verdiği şımarıklıkla
bulundukları bölgelerde sivil
memurları diledikleri gibi
azlediyor, değiştiriyor,
kendilerine göre atamalar
yapıyorlardı. Batı Cephesi, tek
komuta altında örgütlendikçe,
düzenli kuvvetler haline
geldikçe, Ethem ve kardeşlerinin
huzurları daha da kaçıyor, Batı
Cephesi yanında Ankara
Hükûmeti'ne, hatta Türkiye Büyük
Millet Meclisi'ne dil uzatmaktan
çekinmiyorlardı. Artık
tutumları, millî hükûmete karşı
bir isyan halini almıştı.Durum
gerçekten nazikti. Binbir emek
ve fedakârlıkla kurulan düzenli
orduda emir ve komuta birliğini
temin bakımından bu sorunun,
kesin şekilde çözümlenmesi
gerekiyordu. Zira Ethem
müfrezesi ordu içinde kaldıkça
hiçbir zafer kazanılamayacağı
gibi, aksine bu âsi kuvvetler
her başarıda orduya ayakbağı
olacaktı. Bu sebeple hükûmet
Çerkez Ethem kuvvetlerinin
ortadan kaldırılmasına karar
verdi.
29 Aralık 1920 günü Batı Cephesi
Komutanı İsmet Bey'le Güney
Cephesi Komutanı Albay Refet
Bey, Çerkez Ethem ve
kuvvetlerini ortadan kaldırmak
üzere ileri harekete geçtiler.
Kütahya yörelerinde bulunan
Çerkez Ethem kuvvetleri, Batı
Cephesi kuvvetlerin Kütahya'yı
işgali üzerine Gediz'e çekildi.
Millî kuvvetler, âsileri takiple
5 Ocak 1921 günü Gediz'i de
işgal edince Çerkez Ethem
müfrezesi Simav yönüne çekilmek
mecburiyetinde kaldı.İşte şimdi
Millî Mücadele'nin en dramatik
anları yaşanmaktadır. Batı
Cephesi kuvvetleri Çerkez Ethem
isyanını bastırmak üzere, eski
harp mevzilerinden çok
uzaklaşmışlar, Gediz'e kadar
ulaşmışlardır. Çerkez Ethem'i
takip sebebiyle cephelerin
boşaltıldığını, askerlerin
mevzilerden uzaklaştığını haber
alan Yunanlılar, içinde
bulunduğumuz bu iç buhranı,
Ankara Hükûmeti'nin bu çetin ve
zor ânını kendileri için büyük
bir fırsat bilerek 6 Ocak 1921
günü hem Bursa, hem Uşak
cephelerinden sür'atle ileri
yürüyüşe geçtiler. Amaçları,
Türk kuvvetlerini, zayıflayan
mevzilerinde âniden bastırıp
mağlup etmek, bu suretle
Eskişehir ve Afyon'u ele
geçirerek kendilerine Ankara
yolunu açmaktı. Bu plan
gerçekleştirildiği takdirde,
henüz sekiz aylık millî hükûmeti
doğduğu yerde boğmak, kolayca
ortadan kaldırmak güya mümkün
olacaktı.
Düşmanın, taarruz hedefi olarak
seçtiği Eskişehir de, Afyon da
askerî yönden önemli
kavşaklardı. Bu şehirlerimizin
elden çıkışı, önemli
demiryollarının da düşman eline
geçmesi demekti. Hele, Bursa ve
Uşak Cephelerinden ilerleyen
düşman kolları, Kütahya
önlerinde birleşme imkânı
bulursa, Çerkez Ethem'e karşı
geride bırakılan kuvvetlerimizi
de arkadan vurabilirdi. İşte
mağlubiyetimiz halinde ortaya
çıkacak korkunç tablo bu idi.
Düşman taarruzu ile gelişen bu
kritik durum üzerine, Batı ve
Güney Cephesi komutanları
vaziyeti görüşerek, ister
istemez Çerkez Ethem'in takibine
ara vermeyi ve Kütahya ve
Gediz'e kadar gelmiş olan
kuvvetlerimizin büyük kısmını
vakit geçirmeksizin İnönü ve
Dumlupınar mevzilerine
sevketmeyi kararlaştırdılar.
Ancak Batı Cephesi kuvvetlerinin
şimdi bulundukları Gediz ve
Kütahya yöreleri ile İnönü
mevzileri arasında 3 günlük bir
yol vardı. Eğer Yunanlılar,
bizden daha önce İnönü
mevzilerine ulaşabilirlerse
mukavemetsiz, Eskişehir'e kadar
yol almış olacaklardı. O halde
yapılacak iş, son sür'atle İnönü
mevzilerine yetişerek ilerleyen
düşmanı burada durdurmak
olacaktı. Bu amaçla Çerkez Ethem
ve kardeşlerine karşı bir kısım
kuvvet, Kütahya yöresinde
bırakılarak, geri kalan
kuvvetler İnönü mevzilerine
hareket ettirildi. Keza üç misli
düşman kuvvetine karşı İnönü
mevzilerini da- ha da takviye
etmek üzere, Ankara'da yeni
kurulmakta olan 4. Tümen de
Cepheye çağrıldı. Ethem'in
takibine ara vererek Kütahya'dan
hareket eden 11. Tümen de 9 Ocak
sabahı, İnönü mevzilerine
varmıştı.
Öte yandan Yunanlılar sürâtle
ilerleyerek, 8 Ocak 1921 günü
Çivril ve Pazarcık'ı, 9 Ocak
sabahı da Bilecik ve Bozüyük'ü
işgal ettiler. Fakat bütün bu
işgallere, güç şartlara, iki
ayrı düşmanla savaş
mecburiyetine rağmen sonucun
zaferle biteceği hususunda başta
Atatüxk olmak üzere Millî
Mücadele liderlerinin inançları
asla sarsılmamıştı. Atatürk, 8
Ocak 1921 günü Türkiye Büyük
Millet Meclisi kürsüsünden
şunları söylüyordu: "Efendiler!
Dahilde ve hariçteki
düşmanlarımız ister çok, ister
az olsun, faaliyetlerinin
genişliği ne olursa olsun, kesin
başarı, son başarı meşru bir ama
izleyenlerde olacaktır."
I. İnönü Muharebesi, 9 Ocak 1921
günü öğleden sonra Yunanlıların
Bozüyük yönünden şiddetli
taarruzu ile başladı. Ufak bir
köyden ismini alan İnönü, şimdi
Türk Kurtuluş Savaşında dönüm
noktası olacak bir muharebeye
sahne oluyordu. Ve yıllar sonrâ
bu muharebeyi idare eden
komutana, Atatürk tarafından
"İnönü" soyadı
verilecekti.Muharebenin ilk günü
Batı Cephesi kuvvetleri ile
Yunanlılar arasında çok çetin
çarpışmalar oldu. Yunanlıların
her taarruzu, karşı taarruzla
cansiperane püskürtülüyor,
ilerlemelerine imkân
verilmiyordu. Anlaşılan düşman,
umduğunu bulamamıştı. İnönü
mevzilerinde boş cepheler
yerine, Türk kuvvetlerinin
piyade ve topçu ateşiyle
karşılaşmaları, onlar gerçekten
şaşırtmıştı.
Muharebe, 10 Ocak günü de
sabahtan akşama kadar bütün
şiddetiyle devam etti. Bu sabah,
Batı Cephesi Komutanı Albay
İsmet Bey de Gediz'den muharebe
meydanına gelmiş, savaşı bizzat
ateş hattında idareye
başlamıştı. Bir ara bir alay
kadar düşman kuvveti,
mevzilerimizdeki bir boşluktan
istifade ederek Batı Cephesinin
karargâhı bulunan İnönü
istasyonunun kuzevine kadar
sokulmaya muvaffak oldu. Bu
kritik vaziyet karşısında cep-
he karargâhı istasyondan
alınarak sür'atle İnönü köyüne
nakledildi ve cephenin bu kesimi
kuvvet kaydırarak takviye
edildi. Askerlerimiz bugün de,
aralıksız devam eden düşman
taarruzlarını, bir an
gerilemeksizin göğüslüyorlar;
Yunanlıların ilerlemesine imkân
bırakmıyorlardı. Şüphesiz ki
ordumuz, bu taarruzlar
karşısında ağır zayiat veriyor;
ama canından aziz bildiği kutsal
vatan topraklarını her ne
pahasına olursa olsun,
savunmadan geri kalmıyordu. En
nihayet tükenen, gücü kırılan
düşman oldu. 2 gündür devam eden
taarruzlarından bir başarı elde
edemediğini, edemeyeceğini
anladı. Artık bu safhada onlar
için yapılacak bir şey vardı:
Geri çekilmek! Gerçekten Yunan
kuvvetleri,10 Ocak 1921 gecesi
verdikleri kararla 11 Ocak günü
sabahından itibaren Bursa
yönünde geri çekilmeye
başladılar.
Bu zafer müjdesi üzerine,11 Ocak
1921 günü Atatürk, Batı Cephesi
Komutanı Albay İsmet Bey'e şu
telgrafı çekiyordu: "Bu
başarının, mukaddes
topraklarımızı düşman
istilâsından tamamen kurtaracak
olan kesin zafere hayırlı bir
başlangıç olmasını Allah'tan
diler, Batı Cephesinin bütün
subay ve erlerini kazandıkları
bu zafer dolayısıyla tebrik
ederim".Gerçekten I. İnönü
zaferi, Atatürk'ün ifadesiyle
kesin zafere hayırlı bir
başlangıç olmuş, onu II. İnönü,
Sakarya, 26 Ağustos ve 30
Ağustos gibi daha büyük zaferler
izlemiştir.
Artık sıra, Çerkez Ethem
kuvvetlerinin de bırakılan
yerden takibine gelmişti.
Sür'atle ileri harekata
geçilerek bu âsi kuvvetlerde
tamamen ortadan kaldırıldı.
Çerkez Ethem ve kardeşleri son
çare olarak Yunanlılara
sığındılar. Bu isyanın
bastırılması ile artık millî
orduda emir ve komuta birliği de
tam olarak sağlanmış oldu.
I. İnönü zaferi içerde ve
dışarda büyük etkiler yarattı;
büyük siyasî gelişmelere sebep
oldu. Bu zaferden sonradır ki,
ümitsizlikler boğulmuş, yeni
kurulan devlet, sarsılmaz
temeller üzerine oturmaya
başlamış, 20 Ocak 1921 günü ilk
Anayasamız, Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nde kabul edilmişti.
Yine bu zaferle içerde asayiş ve
güven sağlanmış, muntazam ordu
kurma çalışmaları daha da
kolaylaşmıştı.
I. İnönü zaferinin dışardaki
etkileri de önemliydi. Bu
zaferle düzenli ordu, düşman
karşısında ilk sınavını veriyor,
dost ve düşman önünde yenilmez
iradesini sergiliyordu. Bu
zafer, yabancı devletlere de
artık, millî hükûmetin hatırı
sayılıx bir varlık olduğunu
gösteriyordu. Bu gelişmeler
sebebiyledir ki İtilâf
devletleri, 21 Şubat 1921'de
toplanan Londra Konferansı'na
İstanbul Hükûmeti i1e beraber
Ankara Hükûmeti'ni de
çağırdılar. Ancak zaferin gerçek
sahibi Ankara Hükûmeti idi. Bu
sebeple Ankara delegeleri,
Osmanlı heyeti içinde yer
almayıp millî davayı savunmak
üzere ayrı bir ekip
oluşturdular. O kadar ki Osmanlı
baş delegesi Sadrazam Tevfik
Paşa, konferansta söz hakkını
Ankara Hükûmeti temsilcilerine
bırakmak mecburiyetinde kaldı.
İşte bu gelişmeler sonucu İtilâf
devletleri yeni bir barış
teklifi hazırlamak zorunda
kaldılar. Yine I. İnönü
zaferinin millî hükûmete
kazandırdığı dış itibar
sayesinde 16 Mart 1921 tarihinde
Sovyet Rusya ile "Moskova
Antlaşması" imzalandı. Londra'da
da Fransa ve İtalya ile barış
yolunda bazı müzakereler oldu.
Ancak Yunanlılar, bu
mağlubiyetten ders almayarak
kısa süre sonra 23 Mart 1921
günü aynı cephelerden tekrar
ileri harekâta geçtiler. 27 Mart
1921 günü Yunanlıların İnönü
mevzilerine taarruzu ile
başlayan,II. İnönü muharebesinde
de düşman taarruzları
birincisinde olduğu gibi
durduruldu. 31 Mart 1921'de Batı
cephesi kuvvetlerinin karşı
taarruza geçmesi sonucu
Yunanlılar geri çekilmeye
başladılar. Nihayet 1 Nisan 1921
günü binlerce ölü ile
doldurdukları muharebe meydanını
tekrar silâhlanmıza terk zorunda
kaldılar. Bu suretle Batı
cephesinde düşmana karşı II.
İnöntı Zaferi adını alan bir
büyük başarı daha kazanıldı.
Mustafa Kemal Paşa, Batı Cephesi
Komutanı İsmet Paşa'ya
gönderdiği kutlama telgrafında:
"Siz orada yalnız düşmanı değil,
milletin ters talihini de
yendiniz!" diyordu.
Şimdi 1921 yılının Temmuz
başlarındayız. Yunanlılar Ankara
Hükûmetinin reddettiği Sevr
Antlaşmasını gerçekleştirmek
amacıyla Anadolu topraklarına
durmadan kuvvet çıkararak
Türklere karşı yeni bir taarruza
hazırlanmaktadırlar. Nihayet bu
genel düşman taarruzu,10 Temmuz
1921 günü, bütün Batı Cephesi
boyunca takviyeli kuvvetlerle
başladı. Harekât ilerledikçe
Yunan kuvvetleri ile Türk
kuvvetleri arasında yer yer
şiddetli çarpışmalar oldu. Ancak
gerek insan gücü gerekse araç ve
gereç yönün ; den Türk
kuvvetlerinden sayıca fazla
durumda bulunan Yunanlılar
birçok yerleri işgal ettiler.
Afyon, Eskişehir, Kütahya,
Bilecik art arda düşman eline
geçti.
Cepheden gelen bu kaygı verici
haberler üzerine 18 Temmuz 1921
günü Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Paşa, Ankara'dan
Karacahisar'daki Batı Cephesi
Karargâhına geldi. Takviyeli
kuvvetlerle gelişen Yunan
ilerleyişi karşısında, o günkü
şartlar altında imkânları
sınırlı Türk ordusu için daha da
ileri kayıpları önlemek üzere
yeni bir strateji tesbitine
gerek gördü ve Cephe Kumandanı
İsmet Paşa'ya şu direktifi
verdi: "Orduyu, Eskişehir'in
kuzey ve güneyinde topladıktan
sonra, düşman ordusuyla araya
bir mesafe koymak lâzımdır ki,
orduyu derleyip toparlamak ve
güçlendirmek mümkün olabilsin.
Bunun için Sakarya'nın doğusuna
kadar çekilmek yerindedir!"
Müteakiben bu strateji uygulandı
ve Batı Cephesindeki Türk ordusu
geri yürüyüşe geçerek 25 Temmuz
1921'de tamamen Sakarya
Nehri'nin doğusuna çekildi. Bu
karar, harp yönetimi bakımından
isabetli bir davranıştı; zira
kayba uğrayan, azalan
kuvvetlerimizin, tutunduğu
mevzilerde tazelenen taarruz
gücünp karşı çekilmeksizin uzun
sure direıımesı daha büyük
kayıpların sebebi olacaktı.
İnkılâp Tarihimizde
"Kütahya-Eskişehir Savaşları"
adını alan ve Sakarya'nın
doğusuna çekilmemizle sonuçlanan
bu çaıpışmalarda ordumuz
kendisinden sayıca 2 misli fazla
düşman kuvvetleri karşısında
oldukça ağır zayiat vermiş,
gerek çarpışmalar gerekse geri
çekiliş esnasında şehit, yaralı
ve kayıp olmak üzere 40.000'e
yakın silâhlı kuvvetimiz yok
olmuştu. Ayrıca araç ve gereç
kaybımız da büyüktü.
Ordumuzun bu, Sakarya'nın
doğusuna çekiliş günlerinde
Bakanlar Kurulu, tekrar
gelişebilecek yeni bir Yunan
taarruzuna karşı tedbir olmak
üzere Hükûmet Merkezi'nin
Ankara'dan Kayseri'ye nakline
karar verdi; ancak Meclis'ten
onay almak gerekiyordu. Hükûmet
kararı, Büyük Millet Meclisi'nin
gizli oturumunda açıklandı.
Meclis şahlanmıştı: "Biz buraya
kaçmaya mı ,geldik, yoksa
düşmanla dövüşmeye mi?" Millet
temsilcileri, Ankara'yı harpsiz
teslim etmeyi kabul etmediler;
hedef son tepeye kadar
dövüşmekti. Bu heyecanlı
konuşmalar üzerine Meclis,
tahliyenin aksine Ankara'nın
müdafaasına, bunun için gerekli
hazırlıkların yapılmasına karar
verdi.
Bütün bu zor şartlara, geçici
çekilişe rağmen sonunda düşmana
kati darbe indirileceğine dair,
başta Atatürk olmak üzere Millî
Mücadele liderlerinin inançları
asla sarsılmamıştı. Mustafa
Kemal Paşa'ya göre "Pek uzak
olmayan bir gelecekte
karşımızdaki Yunan ordusu
tükenecek, sonunda imhası mümkün
hale gelecekti." Ancak başarının
en önemli şartı, herkesin bu
sonuca candan inanması ve bu
uğurda maddî ve manevî tüm
güçlerini memleket savunmasına
yöneltmesi idi. Ayrıca
unutulmaması gereken nokta,
ordumuz, düşmanın arzu ettiği
yerde değil, bizim arzu
ettiğimiz yerde kesin muharebeye
girecek ve ona, orada kati
darbeyi vuracaktı. Bu bakımdan
gerektiğinde geri çekilişin,
bazı yerleri düşmana terk edişin
büyük bir önemi yoktu.
Askerliğin gereğini kararsızlığa
düşmeden uygulamak
gerekiyordu.Ne çare ki
liderlerin bu inancına rağmen
Sakarya'nın doğusuna çekilmenin
yarattığı maneviyat bozukluğu
Meclis'e de aksetmişti. Yeni bir
ordu oluşturulurken meydana
geleıi bu ağır kayıp, bu çekilme
ister istemez sarsıntılara sebep
olmuş; bazı çevreleri haklı
oTarak endişe ve tedirginlik
kaplamıştı. Bu hava içinde 4
Ağustos 1921 günü Büyük Millet
Meclisi'nin gizli oturumunda
askerî durum ve Başkomutanlık
teşkili üzerinde heyecanlı
görüşmeler oldu.
Milletvekilleri, yorgun orduyu
yeniden canlandıracak, memleketi
bu badireden kurtaracak son
çareyi aramaktadırlar. Bu çare,
Mustafa Kemal'in fülen ordunun
başına geçmesidir. Çünkü O,
katıldığı bütün savaşlarda
yenilmemiş, yenmiş bir
kumandandır. Bu sebepledir ki
konuşmalar onun başkomutanlığı
üzerine alması görüşünde
birleşti. Taraftarları gibi
muhalifleri de kendisinden,
ordunun başına geçmesini
istemektedirler. Meclis'in büyük
çoğunluğu, taraftarları kurtuluş
için tek çarenin bu olduğu,
başka çıkar yol bulunmadığı
fikrindedirler. Bazı
milletvekilleri içtenlikle
haykırırlar: "Sen mühim bir
kumandansın! Büyük bir askersin
ve bunu da Çanakkale
Muharebesinde ispat ettin. Şimdi
kendini hangi güne saklıyorsun?
Sakarya'ya kadar geldi düşman,
kendini hangi güne saklıyorsun?"
Bu haykırışlar, gerçekten millî
iradenin sesi idi ve büyük
kahramanı, fiilen ordunun başına
davet ediyordu.
Muhaliflere gelince, onlar da
Başkomutanlığı Mustafa Kemal
Paşa'ya vermekle zaten kurtuluş
ümidi kalmadığını kabul
ettikleri bir ortamda, gelişecek
tüm sorumluluğu onun ,omuzlarına
yüklemeyi
amaçlıyorlardı.Meclis'te 4
Ağustos 1921 günü başlayan bu
görüşmeler, ertesi gün de aynı
heyecanla devam etti. Mustafa
Kemal Paşa, önce tartışmaların
dışında kaldı. Ancak
konuşmamasının, tavrını açıkça
ortaya koymamasının, onun da
gelecekten ümitsiz olduğu
şeklinde yorumlanması ihtimaline
karşı, kendisini Başkomutan
görmek isteyen millî iradenin bu
ısrarı karşısında, Meclis Baş
kanlığına şu önergeyi sundu:
"Meclis'in sayın üyelerinin
umumî surette beliren arzu ve
istekleri üzerine Başkomutanlığı
kabul ediyorum. Bu vazifeyi,
kendi üzerime almaktan doğacak
yararları en kısa zamanda elde
edebilmek ve ordunun maddî ve
manevî kuvvetini en kısa zamanda
artırmak ve yönetimini bir kat
daha kuvvetlendirmek için,
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
haiz olduğu yetkileri fülen
kullanmak şartiyle üzerime
alıyorum. Hayatım boyunca millî
hâkimiyetin en sadık bir
hizmetkârı olduğumu milletin
nazarında bir defa daha
doğrulamak için bu yetkinin 3 ay
gibi kısa bir müddetle
sınırlandırılmasını ayrıca
istiyorum".
Bu önerge Meclis'in yetkilerini
kullanma isteği sebebiyle bazı
itirazlara sebep oldu. Ancak
durum, olağanüstü bir durumdu ve
ölüm kalım mücadelesi gibi
olağanüstü şartlar konuşuyordu.
Bu şartlar içinde Mustafa Kemal
Paşa tarafından kabul edilen
görev gerçekten çok büyük ve
önemli, diğer bir ifade ile Türk
milletinin mukadderatı ile
ilgili idi. Düşman karşısındaki
cephede vakit geçirmeksizin en
seri, en doğru kararları
verebilmek, ancak Meclis'in
yetkilerini anında kullanmakla
mümkündü. Esasen Atatürk de bu
olağanüstü şartlara rağmen, söz
konusu yetkinin 3 ayla sınırlı
kalmasını istemekle, millî
iradeye olan sarsılmaz saygısını
gösteriyordu. Nihayet Meclis, bu
isteğinde kendisini haklı gördü.
Görüşmeler sonucu, 5 Ağustos
1921 günü, "Mustafa Kemal
Paşa'ya 3 ay süre ile askerliğe
ait hususlarda Meclis'in
yetkilerini kullanmak koşuluyla
Başkomutanlık tevcih eden Kanun,
Büyük Millet Meclisi'nde
oybirliği ile kabul edildi.
Kanunda şu sözlere yer
veriliyordu: "Millet ve
memleketin mukadderatına bilfiil
el koyan yegane yüce kuvvet olan
Türkiye Büyük Millet Meclisi,
Başkomutanlık füli vazifesine
kendi reisi Mustafa Kemal
Paşa'yı memur etmiştir.
Başkomutan, ordunun maddî ve
manevî kuvvetini artırma ve
yönetimini bir kat daha
kuvvetlendirme hususunda Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin buna
ait salâhiyetini Meclis namına
fülen kullanmaya yetkilidir. Bu
sıfat ve salâhiyet üç ay
müddetle sınırlıdır. Meclis
lüzum gördüğü takdirde bu
müddetin bitiminden evvel dahi
bu sıfat ve salâhiyeti
kaldırabilir."
Başkomutanlık verilişinden sonra
Mustafa Kemal Paşa kürsüye
geldi. Memleketin düşman
istilâsından kurtarılacağına
dair sarsılmaz inancını bir kere
daha ifade ederek Meclis'e şu
teminatı verdi: "Efendiler!
Zavallı milletimizi esir etmek
isteyen düşmanları, Allahın
yardımıyla behemehal mağlûp
edeceğimize dair olan emniyet ve
itimadım bir dakika olsun
sarsılmamıştır. Bu dakikada bu
kesin inancımı yüksek heyetinize
karşı, bütün millete karşı ve
bütün âleme karşı ilân ederim."
Başkomutan aynı gün ordu ve
millete de bir bildiri
yayımladı. Bu bildiride de şu
cümleler yer alıyordu: "....
Bana bu vazifeyi tevdi etmiş
olan Meclis ve bu Meclis'te
beliren milletin kesin iradesi,
hareket tarzımın mihrakını
teşkil edecektir. Hiçbir sebep
ve suretle değiştirilmesine
imkân omayan bu kesin irade, her
ne olursa olsun düşman ordusunu
imha etmek ve bütün
Yunanistan'ın silâhlı
kuvvetlerinden oluşan bu orduyu,
anayurdumuzun mukaddes ocağında
boğarak kurtuluşa ve
bağımsızlığa kavuşmaktır. "
Başkomutan, artık plânını yapmış
ve kesin şekilde uygulamaya
başlamıştır. Hedef,
muvaffakiyete götürecek bütün
tedbirleri en kısa zamanda
almaktır. Bu amaçla 7 ve 8
Ağustos 1921 günleri, kendi
imzasıyla 10 adet "Tekâlif-i
Milliye" yani "Millî Vergi" emri
yayımladı. Bu emirler gereği her
ilçede bir "Millî Vergi
Komisyonu" kuruluyordu. Her
evden ordunun ihtiyacı için bir
kat çamaşır, bir çift çorap, bir
çift çarık isteniyordu. Ordunun
malzeme ihtiyacı için tüccarın
elinde bulunan stoklardarı yüzde
kırkına parası zaferden sonra
ödenmek üzere el konuluyordu.
Herkes hububat, hayvan ve yem
bakımından stoklarının yüzde
40'ını yine parası sonradan
ödenmek üzere orduya verecekti.
Halkın elinde bulunan savaşa
elverişli bütün silâh ve
cephane, 3 gün içinde ordu
ambarına teslim edecekti.
Memleketteki demircilerin,
dökümcülerin, marangozların,
sanayi imalâthanelerinin listesi
çıkacak ve sahiplerinin isimleri
belirlenecekti. Böylece bütün
memleket, gelecekteki zafer için
olağanüstü bir seferberliğe
davet e dilmişti. Artık millet
ve ordu el eleidi ve topyekûn
bix harp başlatılmıştı.
Başkomutan bu acil tedbirleri
aldıktan sonra 12 Ağustos 1921
günü Ankara'dan hareketle
Polatlı'daki Cephe Karargâhına
geldi. Artık Mustafa Kemal Paşa,
cephede ve fülen Türk ordusunun
başında idi.Şimdi 1921 yılı
Ağustos başlarındayız. Yunan
ordusu 13 Ağustos 1921 günü
Sakarya'daki Türk mevzilerine
doğru yeniden ileri harekâta
başladı. 15 Ağustos 1921 günü
Yunan Kralı Konstantin,
ordularına "Ankara'ya!" emrini
verdi. Durmaksızın ilerleyen
Yunanlılar, birçok şehir ve
kasabalarımızı işgal ederek
sonunda Sakarya'daki savunma
hattımıza dayandılar.
23 Ağustos 1921 günü, Yunan
ordusunun taarruzu ile Sakarya
Meydan Muharebesi başladı. Bütün
cephe boyunca taarruz ve karşı
taarruzlarla çok şiddetli
muharebeler oldu. Yunan
taarruzu, bir çok yerde
kıtalarımız tarafından düşmana
ağır zayiat verdirilerek
durduruldu. Ancak takviyeli
Yunan kuvvetlerinin önemli
mevzilerimizi ele geçirdikleri,
Poiatlı'ya kadar yaklaştıkları,
top seslerinin Ankara'dan
duyulduğu zamanlar oldu. Türk
mevzileri bir çok noktada
yarılmasına rağmen, her nokta
inatla savunuluyor, kaybedilen
her hattın gerisinde yeni bir
savunma hattı oluşturuluyor,
böylece düşmanın ilerlemesine
imkân verilmiyordu. Zira
Başkomutan, savaş stratejisi
için şu formülü koymuştu:
"Hatt-ı müdafaa yoktur, sath-ı
müdafaa vardır. O satıh bütün
vatandır. Vatanın her karış
toprağı, vatandaşın kanıyla
ıslanmadıkça terk olunamaz. Onun
için, küçük büyük her birlik
bulunduğu mevziden atılabilir.
Fakat küçük, büyük her birlik,
ilk durabildiği noktada, tekrar
düşmana karşı cephe teşkil edip
muharebeye devam eder. Yanındaki
birliğin çekilmek zorunda
kaldığını gören birlikler, oria
tâbi olamaz. Bulunduğu mevzide
sonuna kadar dayanmağa ve
mukavemete mecburdur".
Başkomutanın ortaya koyduğu,
harp yönetimi bakımından büyük
önem taşıyan bu kural,
Sakarya'da aynen uygulanmış ve
mukaddes vatan toprakları, her
kaybedilen hattın gerisinde
vakit geçirmeksizin yeniden bir
hat teşkili suretiyle sonuna
kadar savunulmuştur. Düşman
aştığı her tepenin ardında
"Ankara var!" hulyasıyla harp
ediyor, Mustafa Kemal Paşa ise
Yunan kuvvetlerini, son darbeyi
indireceği yere, memleketin
harim-i ismetine çekiyordu.
Nihayet düşmanın taarruz gücü,
ilerleme kuvvet ve kudreti
gittikçe tükenmeye başladı.
Yunan birlikleri ana
mevzilerinden çök uzaklaşmış,
gerçekten Türklerin harim-i
ismetine düşmüştü. Artık taarruz
sırası Türklerindi. 10 Eylül
1921 günü başlayan karşı
taarruzumuzla düşmana ağır
zayiat verdirilmiş, bu taarruz
sonucu Yunanlılar batıya doğru
çekilmeye başlamıştı. Bütün
savaş boyunca cepheden
ayrılmayan Başkomutan Mustafa
Kemal Paşa, zaman zaman da en
ileri meyzilerde görürimüş,
hatta ateş hattına girmişti.
Başkomutanın en ileri hatta,
taarruz eden kıtaların yanında
görülmesi ve muharebeyi ateş
hattında bizzat takip edişi
şüphesiz ki subay ve erlerimizin
maneviyatları üzerinde büyük
tesir yaptı.
"Sakarya Meydan Muharebesi"
adını alan bu büyük ve kanlı
savaş, 22 gün 22 gece devam
etmiş ve nihayet 13 Eylül 1921
günü, düşman Sakarya Nehri'nin
doğusunda tamamen imha edilerek
büyük bir zafer kazanılmıştı. Bu
anlamlı ve büyük başarı üzerine
19 Eylül 1921 günü Türkiye Büyük
Millet Meclisi tarafından,
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa'ya
Kanunla Müşir (Mareşal) rütbesi
ve "Gazi" unvanı verildi.
Sakarya Zaferinin sonuçları
siyasî alanda da kendisini
gösterdi. 13 Ekim 1921'de Kafkas
Cumhuriyetleri ile Kars
Antlaşması, 20 Ekim 1921'de
Fransızlarla Ankara Antlaşması
imzalandı.
Sakarya Meydan Muharebesinden
sonra mağlup Yunanlılar,
Afyon-Eskişehir hattına kadar
çekilmişler, bu bölgede
mevzilerini kuvvetlendirmek,
önemli yerleri tel örgülerle
takviye etmek suretiyle
savunmada kalmışlardi. Düşmanın
bu geniş hat üzerinde üç
kolordusu bulunuyordu.
Yunanlıların, tutundukları bu
son mevzilerden de atılmaları,
Türk ordusunun kesin sonuçlu bir
muharebeyi kazanmasına gerek
gösteriyordu. Ancak bu suretle
düşmanın Anadolu'dan tamamen
çıkartılması mümkün
olabilecekti. Diğer taraftan
gerek Yunanlılar gerekse
İngilizler, mevsimin ilerlemiş
olduğu, Türk hükûmetinin içinde
bulunduğu güçlükler ve
Anadolu'daki ekonomik durumun
ağırlığı sebebiyle Türk
ordusunun genel bir taarruzunu
imkânsız görüyorlar; ordumuzun
bir süre daha dayandıktan sonra
ister istemez barış isteğinde
bulunacağını hesaplıyorlardı. Bu
sebeple kendileri barışa
yanaşmıyorlar, işgal ettikleri
toprakları ellerinde
bulundurarak vakit kazanmak
suretiyle daha kârlı çıkmayı
amaçlıyorlardı.
Başkomutan Mustafa Kemal Paşa
ise düşmanın hayal ürünü bu
hesaplarının dışında taarruz
hazırlıklarını sürdürmek
suretiyle gerçekçi bir yol
izliyor; ancak taarruzun
zamanını ve şeklini son derece
gizli tutuyordu. Çünkü Atatürk'e
göre, "Yarım hazırlıkla , yarım
tedbirlerle yapılacak taarruz,
hiç taarruz etmemekten daha kötü
idi". Nihayet eldeki bütün
imkânlar kullanılarak,
memleketin maddî ve mânevî bütün
güçleri seferber edilerek
taarruz zamanının geldiğine
karar verildi. Ama yine de
Yunanlılar asker sayısı, araç ve
gereç yönünden üstünlüklerini
korumakta idiler.Başkomutan
tarafından en ince ayrıntılarına
kadar hazırlanan Büyük Taarruz
ve onu izleyecek meydan
muharebesi planı, 27/28 Temmuz
1922 gecesi, Akşehir'e çağrılan
ordu komutanlarına açıklandı.
Onların da görüşleri alınarak
Batı Cephesi Ordularına 6
Ağustos 1922'de gizli olarak
"taarruza hazırlık" emri
verildi.
Büyük taarruz planı gerçekten
dâhiyane, dâhiyane olduğu kadar
da cüretli ve tehlikeli idi.
Zira ku.vvetlerimizin hemen
tamamı, taarruzun siklet merkezi
olarak kabul edilen Afyon-Konya
demiryolunun güneyine
kaydırılmış, başka cephelere
kuvvet ayırma hususu ister
istemez ikinci planda
düşünülmüştü. Bunun sonucu
olarak Eskişehir-Ankara
istikameti açık denecek bir
durumda bırakılmıştı. Keza
cephenin ağırlık merkezi olarak
kabul edilen bölgenin arkası da
göller bölgesine dayanıyordu.
Başarısızlık halin- de, bu
bölgede savaşan l. Ordu'nun
akıbeti kritikleşebilirdi.
Bu plan, ancak büyük
komutanların sevk ve idaresinde
başarıya ulaşabilirdi ve bütün
riskleri etkisiz kılacak faktör,
ne pahasına olursa olsun mağlup
olmamak kararı idi. Gerçekten de
öyle oldu.
26 Ağustos 1922 sabahı saat 5.30
da topçularımızın ateşiyle
Kocatepe'den Büyük Türk Taarruzu
başladı. Başkomutan da bu esnada
Kocatepe'de bulunııyordu.
Taarruz, kısa sürede Afyon Konya
demiryolu hattı boyunca başarılı
bir şekilde gelişti. Bu hattın
güneyinden I. Ordu, kuzeyinden
II. Ordu taarruz ediyordu. Ancak
cephenin ağırlık merkezi, I.
Ordu bölgesinde toplanmıştı.
Başkomutan Mustafa Kemal
Paşa'nın büyük bir basiretle
ateş hattında yönettiği bu
taarruzda ordumuzun Genelkurmay
Başkanlığını Fevzi (Çakmak)
Paşa, Batı Cephesi Komutanlığını
İsmet Paşa üstlenmişti. I.
Ordu'ya Nurettin Paşa, II.
Ordu'ya Yakup Şevki Paşa Süvari
Kolordusu'na da Fahrettin
(Altay) Paşa komuta ediyordu.
Süratli taarruz sonucu, 26/27
Ağustos gecesi Yunan ordusunun
bir çok mevzü düşürüldü. Ani
baskın şeklinde gelişen bu
taarruz karşısında şaşıran
Yunanlılar çekilmeye başladı. 27
Ağustos 1922'de ordumuz düşman
işgalindeki Afyon'a girdi. Türk
ordusunun bu ilerleyişi
karşısında Yunan ordusu,
Dumlupınar mevzilerine çekilme
kararı aldı. Kuvvetlerimiz 29
Ağustos günü de Dumlupınar
mevzilerine taarruza başladı. 30
Ağustos günü Dumlupınar
bölgesinde 200.000 kişilik Yunan
ordusu tamamen kuşatılmıştı.
"Başkomutan Meydan Muharebesi"
adını alan bugünkü savaşta,
düşmanın büyük kısmı imha
edildi. Bu gece Kütahya da
ordumuz tarafından kurtarılmış
bulunuyordu.
Ancak, mağlup düşmanın çekilme
yollarının da kesilmesi ve İzmir
doğrultusunda aralıksız takibi
gerekiyordu. Başkomutan,1 Eylül
1922 günü komutası altındaki
kuvvetlere: "Ordular! İlk
hedefiniz Akdenizdir, ileri!"
emrini verdi.
Son süratle İzmir yönünde
ilerleyen kuvvetlerimiz, 1
Eylül' de Uşak'ı, 2 Eylül'de
Eskişehir'i, 3 EyIül'de Nazilli,
Simav, Salihli, Alaşehir ve
Gördes'i, 6 Eylül'de Balıkesir
ve Bilecik'i, 7 Eylül' de
Aydın'ı, 8 Eylül'de de Manisa'yı
kurtardılar. Bu takip esnasında
l. Yunan Ordusu Komutanı General
Trikopis ile 2. Yunan Ordusu
Komutanı General Diyenis ve bir
kısım yüksek rütbeli Yunan
subayları esir alındılar.
Nihayet Türk birlikleri 9 Eylül
1922 sabahı İzmir'e ulaştılar.
Bu sabah Kadifekale'de Türk
bayrağı dalgalanıyordu. Artık
Anadolu, 4 yıl süren düşman
istilâsından, düşman işgalinden
kurtarılmış, "Türkiye
Türklerindir!" gerçeği bir kere
daha gözler önüne
serilmişti.Mondros Mütarekesiyle
başlatılan ve Sevr Antlaşmasıyla
gerçekleştirildiği zannedilen
Türk milletini Anadolu
topraklarından çıkarmak ve
tarihten silmek isteyen korkunç
ve hain zihniyete karşı,
milletimizin maddî ve manevî
bütün güç kaynaklarını seferber
ederek kazandığı bu büyük
zaferler Atatürk'ün ifadesi ile
tek bir amaca yönelikti:
"Kayıtsız şartsız bağımsız yeni
bir Türk Devleti kurmak!"
Atatürk diyor ki: "Hiç bir
zafer, gaye değildir. Zafer
ancak kendisinden daha büyük bir
gayeyi elde etmek için gereken
vasıtadır. Gaye, fikirdir. Zafer
bir fikrin elde edilişine
hizmeti nispetinde kıymet ifade
eder. Bir fikrin elde edilişine
dayannıayan bir zafer, ömürlü
olamaz. O, boş bir gayrettir.
Her biiyült meydan
muharebesinden, her büyük
zaferin kazanılmasından sonra
yeni bir âlem doğmalıdır, doğar.
Yoksa başlı başına zafer, boşa
gitmiş bir gayret olur".
Büyük Türk zaferinden sonra da
Türk milleti için yeni bir âlem
doğmuş; çağdaş, demokratik ve
lâik Türk devletinin kuruluşuna
uzanacak olan bütün yollar
açılmıştı. Bu sebepledir ki
memleketi düşman istilâsından
temizleyen büyük askerî
zaferleri takiben bu başarıların
semerelerini toplamak üzere
siyasî faaliyetlere önem
verildi. 11 Ekim 1922'de İtilâf
devletleriy:e imzalanan Mudanya
Mütarekesi ile silâhlar
bırakıldı; Türk ve Yunan
kuvvetleri arasındaki
çarpışma(lara son verildi. Yine
bu anlaşmaya göre Edirne'yi de
içine almak üzere Doğu
Trakya'nın Yunanlılar tarafından
tahliyesi kabul edildi; İstanbul
ve boğazlar bazı kayıtlarla
idaremize bırakıldı.1 Kasım
1922'de Türkiye Büyük Millet
Meclisi kcararı ile saltanatla
hilâfet birbirinden ayrılarak
saltanat kaldırıldı. O gün
Mustafa Kemal Paşa, Meclis
kürsüsünden şunları söylemişti:
"Millet, mukadderatını doğrudan
doğruya eline aldı ve millî
saltanat ve hâkimiyetini bir
şâhısta değil, bütün fertleri
tarafından seçilmiş vekillerden
oluşan bir Meclis-i Âli'de
temsil etti. İşte o Meclis,
Meclis-i Âli'nizdir; Türkiye
Büyük Millet Meclisi'dir.
Milletin saltanat ve hâkimiyet
makamı yalnız ve ancak Türkiye
Büyük Millet Meclisi'dir".
Meclis'in bu tarihî kararı
üzerine Vahdettin bir İngiliz
harp gemisiyle yurt dışına
kaçtı.Artık sıra barış
görüşmelerine gelmişti. Lozan
Barış Konferansı, 20 Kasım 1922
günü toplandı. Aylarca süren,
zaman zaman da çok çetinleşen bu
görüşmelerde Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükûmetini
-Mudanya görüşmelerinde olduğu
gibi- İsmet (İnönü) Paşa temsil
ediyordu. Nihayet 24 Temmuz 1923
günü antlaşma imzalandı. Bu
antlaşma ile yeni Türkiye
Devleti'nin bağımsızlığı bütün
dünyaca onaylanıyor, millî
sınırlarımız çiziliyor, Ekonomik
alanda Osmanlılar devrinden
kalma eski pürüzler temizlenerek
kapitülâsyonlar kaldırılıyordu.
Diplomasi alanında kazanılan bu
sonuç gerçekten çok önemliydi.
Zira bu antlaşma Atatürk'ün
ifadesiyle "Türk milleti
aleyhine asırlardan beri
hazırlanmış ve Sevr
Antlaşmasıyla tamamlandığı
zannedilmiş büyük bir suikastın
yıkılışını ifade eden bir
vesika" idi. "Bu sebeple Osmanlı
devrine ait tarihte benzeri
görülmemiş bir siyasî zafer
eseri idi".
3 Ekim 1923'de Ankara, Büyük
Millet Meclisi kararı ile,
Türkiye Devleti'nin Hükûmet
Merkezi oldu. Artık mevcut
yönetimin isminin de açıkça
ifadesi ve ilânı gerekiyordu.
Nihayet 29 Ekim 1923 akşamı,
-yapıları bir Anayasa
değişikliği ile - Cumhuriyet
ilân olundu. Milletvekilleri bu
büyük olayı ayakta "Yaşasın
Cumhuriyet!" sesleriyle
kutladılar. Bu sonucu takiben
Cumhurbaşkanlığı seçimine
geçildi. Ankara Milletvekili
Mustafa Kemal Paşa, oybirliği
ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk
Cumhurbaşkanı seçildi.
Cumhuriyetin ilânı i1e
gerçekleşen bu büyük inkılâbın
yanı sıra devlet örgütü ve
toplum yönetiminin de çağdaş
devlet anlayışına uygun olarak
lâikleşmesi gerekiyordu. Böyle
bir anlayış içinde halifeli
Cumhuriyet söz konusu olamazdı.
Bu sebeple 3 Mart 1924'te artık
hiçbir lüzumu kalmayan, aksine
zararlı bir kuruluş halini almış
bulunan halifelik de kaldırıldı
ve son halifeyle beraber Osmanlı
hanedanı yurt dışına çıkarıldı.
Artık devletin modern bir şekil
alması ve milletin çağdaş
uygarlık seviyesine en kısa
zamanda erişebilmesi yolunda
büyük inkılâplar birbirini
takibe başladı. Bu devre
esnasında şapka ve kıyafet
inkılâplari yapıldı. Halkı
uyuşukluğa sevkederek her türlü
hayat enerjisini yokeden
tekkeler, zaviyeler, türbeler
kapatıldı; Şeriye ve Evkaf
Vekâleti kaldirıldı. Lâik devlet
prensibi kabul edilerek din ve
devlet işleri kesin olarak
birbirinden ayrıldı. Hukuk
alanında, şeriye mahkemeleri ve
Mecelle kaldırılarak Türk Medenî
Kanunu'yla beraber birçok yeni
kânunlar kabul edildi. İlim ve
kültür işlerine büyük önem
verildi; Türk Tarih Kurumu ve
Türk Dil Kurumu kurularak Türk
tarihi ve Türk dili üzerinde
çalışmalar yapıldı. Medreseler
kapatılarak çağdaş kültürü
benimseyen Cumhuriyet okulları
açıldı. Eğitim ve öğretimde,
lâik ve millî bir yol takip
edildi. Atatürk'ün en büyük
eserlerinden biri olan harf
inkılâbı meydana geldi; Arap
harfleri terk edilerek Lâtin
harfleri esasına dayanan Türk
alfabesi yapıldı. Üniversite'de
de büyük bir reform
gerçekleştirilerek ona çağdaş
bir görünüm kazandırıldı; bu
arada ihtiyaç duyulan çeşitli
fakülteler ve kürsüler açıldı.
Uluslararası takvim, saat ve
rakamlar kabul edildi. Kadın
hukukunda reform yapıÎarak Türk
kadınına seçme ve seçilme hakkı
tanındı. Ekonomik hareketlere
önem.verildi. 1923 yılında
Türkiye'de ilk defa olarak bir
İktisat Kongresi toplanarak
memleketin ekonomik problemleri
görüşüldü. Ziraî faaliyetler
genişletildi; ticaret ve millî
sanayi geliştirildi. Sağlık
işlerine önem verildi. Güçlü bir
ordu kuruldu. Yeni Türkiye
Devleti'nin temeli olan bütün bu
inkılâplara "Atatürk
İnkılâpları" adı verildi.
İnkılâpların memlekette daha
süratle ve daha sağlam
yerleşmesi için bütün Türk
halkını içine almak üzere
Cumhuriyet Halk Partisi tegkil
edildi. Cumhuriyetçilik,
milliyetçilik, halkçılık,
devletçilik, lâiklik ve
inkılâpçılık Türkiye siyasetinin
ilkeleri olarak kabul edildi.
Milleti çağdaş uygarlığa götüren
bu zorunlu gidiş karşısında,
muhalefeti teşkil eden, fakat
bir kolu da tutuculuğa ve
gericiliğe dayanan bir grup
tedirgin oldu. Politik sahada da
kendilerine temsilciler bulan bu
grup, bütün bu gidişten
Atatürk'ü sorumlu tuttukları
için ona birkaç suikast
girişiminde bulundularsa da
muvaffak olamadılar ve millet
tarafından tel'in edildiler.
Mustafa Kemal, inkılâpların
büyük kısmını başardıktan sonra
Türk bağımsızlık mücadelesini ve
yeni Türkiye'nin kuruluşunu
anlatan büyük Nutkunu yazdı.
Bunu 1927 yılında, Parti
Kongresinde altı gün devam eden
büyüleyici hitabetiyle okudu.
Değerli tahlil ve tenkitlerle
dolu olan bu eser, Türk
tarihinin olduğu kadar Türk
edebiyatının da ölmez eserleri
arasında yer aldı.
Büyük Önder, kurtuluştan sonra
memleketi baştan başa dolaşarak
halka inkılâpların ve yeni Türk
Devleti'nin ideolojisini
anlattı. 1934 senesinde Meclis,
özel bir kanunla kendisine
"ATATÜRK" soyadını verdi.
Atatürk'ün Askeri Hayatı
Şam'da 5. Ordu'nun emrinde
kaldığı üç yıl içinde Suriye'nin
hemen her yerini görevle
dolaşmış, memleket idaresindeki
aksaklıkları, ordunun eğitim ve
öğretimindeki eksiklikleri daha
da yakından görmüştü. Mustafa
Kemal, burada 1906 yılı Ekim ayı
içinde güvendiği bazı
arkadaşlarıyla gizli olarak
"Vatan ve Hürriyet Cemiyeti"ni
kurdu. Bu arkadaşlarıyla beraber
Beyrut, Yafa ve Kudüs'te de
kurdukları cemiyeti genişletti.
Bir ara gizli olarak Mısır ve
Yunanistan yoluyla Selânik'e
geçerek burada da "Vatan ve
Hürriyet Cemiyeti"nin bir
şubesini açtı ve tekrar Şam'a
döndü. Şam'dan ayrılması
hükûmetçe duyuldu ise de
âmirleri kendisini koruduğundan
bir ceza yoluna gidilmedi. Bir
süre daha Şam'da kaldı. Bu
sıralarda 20 Haziran 1907
tarihinde Kolağası (kıdemli
yüzbaşı) oldu ve Şam'daki
Ordunun Kurmay Başkanlı'ğında
bir göreve getirildi.
Mustafa Kemal, 13 Ekim 1907'de
merkezi Manastır'da bulunan 3.
Ordu Karargâhına atandı. Bu
Karargâhın Selânik'teki
şubesinde çalışmak üzere
Selânik'e geldi. Bu sıralarda
Selânik'teki "Vatan ve Hürriyet
Cemiyeti" üyelerini de içine
almış olan ittihat ve Terakki
Cemiyeti" faaliyet halinde idi.
Mustafa Kemal de Selânik'e
gelişini takiben bu cemiyete
dahil olarak hizmet görmeye
başladı. Memleketin istibdat
idaresinden kurtarılması,
yapılacak yenilikler onun da
temel düşüncesiydi. Selânik'e
gelişini takiben kısa bir süre
sonra 22 Haziran 1908 de
Üsküp-Selânik arasındaki
demiryolu müfettişliği de 3.
Ordu Karargâhındaki görevine ek
olarak kendisine verildi. Bu
esnada Rumeli'de büyük faaliyet
gösteren "İttihat ve Terakki
Cemiyeti" Abdülhamit'i,1876
Anayasasını yeniden yürürlüğe
koymaya ve kapatılan Meclis-i
Mebusan'ı tekrar toplantıya
çağırmaya zorlamaktadır.
"Ittihat ve Terakki Cemiyeti nin
bu girişimleri adım adım II.
Meşrutiyetin ilânına uzandı.
23 Temmuz 1908 tarihinde İkinci
Meşrutiyet ilân edildiği zaman
Mustafa Kemal, Kolağası
rütbesiyle Selânik'te askerî
görevini sürdürmekte, bir yandan
da "İttihat ve Terakki Cemiyeti"
içinde çalışarak İstanbul'daki
siyasi gelişmeleri yakından
izlemektedir. O, II. Meşrutiyet
gibi büyük bir inkılâbı takiben
yapılanları kâfi görmüyor; bu
fırsattan yararlanılarak
memlekette daha büyük ve daha
köklü değişikliklerin
gerçekleştirilmesi gereğine
inanıyordu. Fakat kendisinin
görüşleri "İttihat ve Terakki
Cemiyeti ileri gelenlerinin
görüş ve düşüncelerine uymadı.
Buna rağmen fikirleriyle zamanın
söz sahibi kişilerini uyarmaktan
da çekinmiyordu.
II. Meşrutiyet'in ilânı
üzerinden henüz bir sene
geçmemişti ki İstanbul'da 13
Nisan 1909'da bu harekete karşı,
gerici çevrelerce desteklenen
büyük bir isyan gelişti. Mustafa
Kemal, 31 Mart Vak'ası olarak
bilinen bu isyanı bastırmak
üzere Rumeli de oluşturulan
Hareket Ordusu'nun Kurmay
Başkanlığı'na getirildi ve bu
ordu ile 19 Nisan 1909 tarihinde
İstanbul'a geldi. Hareket
Ordusu'nun gerek yolda gerekse
İstanbul'daki sevk ve idaresinde
Kurmay Başkanı olarak önemli
hizmetler gördü. Hareket
Ordusu'nun İstânbul'a girdiği
gün halka hitaben yayımlanan
beyannameyi kendisi yazmıştı.
Hareket Ordusu'nun duruma hakim
oluşundan sonra Abdülhamit
tahttan indirildi, yerine Sultan
Reşat getirildi. Mustafa Kemal,
bu gerici olayın
bastırılmasından sonra
İstanbul'da çok kalmayarak 16
Mayıs 1909'da tekrar Selânik'e
döndü. Bu sıralarda Selânik ve
çevresinde yapılan mânevralarda,
tatbikatlarda düşünce ve
görüşlerini cesaretle savunuyor;
bu ise bazı üstlerinin dikkatini
çekerken bazılarının da
tahammülsüzlüğüne sebep
oluyordu. Kendisi, bir yandan da
askerî eğitim konuları üzerinde
telif ve tercüme eserler
hazırlıyordu.
O, II. Meşrutiyet'i takiben
Ordu'nun "İttihat ve Terakki
Cemiyeti" ile sıkı alâkasının ve
siyasete karışmasının
tehlikelerini sezinlemeye
başlamış, bu görüşlerini 22
Eylül 1909'da Selânik'te
toplanan "İttihat ve Terakki
Bûyük Kongresi"nde açıkça dile
getirmişti. Fâkat Cemiyetin önde
gelenleri onun bu görüşlerini
paylaşmadılar. Mustafa Kemal de
kendisini Cemiyetten uzak
tutarak doğrudan doğruya askeri
vazifesine verdi. "İttihat ve
Terakki Cemiyeti" ile
anlaşmazlığı ve aralarının
açılması böyle başladı.
Mustafa Kemal, Selânik'teki
görevini başarı ile yürütürken
1910 yılı Eylül ayında askeri
manevraları izleme amacıyla
Fransa'ya gönderildi. Burada
Fransız Ordusunu ve
komutanlarını yakından tanıdı.
Selânik'e dönüşünden kısa süre
sonra 1911 Mart'ında
Arnavutluk'ta bir isyan çıktı.
Bu isyanı bastırmak üzere
düzenlenen harekâtta Harbiye
Nazırı Mahmut Şevket Paşa'nın
yanında görev aldı.
Mustafa Kemal, 15 Ocak 1911'de
3. Ordu Karargâhındaki
görevinden alınarak evvelâ 5.
Kolordu Karargâhında, daha sonra
yine Selânik'te bulunan 38.
Piyade Alayı'nda
görevlendirildi. Bu atamadan
amaç, kendisine kıta hizmeti
gördürerek onu başarısızlığa
sürüklemek; bu suretle şevk ve
hevesini bir ölçüde kırmak idi.
Ama O, bu görevde de büyük
başarılar gösterdi; eskiden
olduğu gibi yine
kumandanlarının, arkadaşlarının
sevgi ve saygısını kazandı.
Selânik garnizonundaki subaylar
gittikçe onun etrafında
toplanıyorlardı. Bu durum 3.
Ordu Müfettişliğinin hoşuna
gitmedi. O'nu Selânik'teki
vazifesinden ayırarak 27 Eylül
1911 tarihinde İstanbul'da
Genelkurmay Başkanlığında bir
göreve tayin ettiler. Mustafa
Kemal bu atama üzerine
İstanbul'a gelerek bir süre
Genelkurmay Başkanlığı'nda
çalıştı.
5 Ekim 1911'de İtalyanlar
Trablusgarp'a hücum ederek
istilâ hareketlerine
başlamışlardı. Mustafa Kemal, bu
bölgede görev almak üzere 15
Ekim 1911'de İstanbul'dan
ayrıldı. Trablusgarp'a gelişini
takiben bir süre Tobruk ve Derne
Bölgelerinde gönüllü mahalli
kuvvetlerin başında bulundu.
12 Mart 1912 de Derne
Komutanlığına getirildi. Bu
sıralarda 27 Kasim 1911
tarihinde binbaşılığa terfi
etti.
1912 yılı Ekim ayında Balkan
Harbi başlamıştı. Mustafa Kemal,
24 Ekim 1912'de Trablusgarp'tan
hareket ederek İstanbul'a geldi.
21 Kasım 1912'de Gelibolu'da
bulunan Bahr-i Sefîd (Akdeniz)
Boğazı Kuvay-ı Mürettebesi
Komutanlığı Harekât Şubesi
Müdürlüğü'ne atandı. Bu atama
üzerine Gelibolu'ya geldi.
Olaylar süratle gelişmiş, baba
memleketi Selânik düşmüş, Bulgar
Ordusu ilerleyerek Çatalca'ya
kadar gelmişti. Bu elim vaziyet
kendisini çok üzdü. Bu cephede
bir süre sonra Bolayır Kolordusu
Kurmay Başkanlığı'na getirildi.
Bu görevde iken Dimetoka ve
Edirne'nin düşmandan geri
alınışında büyük hizmetleri
gördü.
Mustafa Kemal, Balkan Harbi'nden
sonra, 27 Ekim 1913 tarihinde
Sofya Ataşemiliterliğine atandı.
11 Ocak 1914 tarihinden itibaren
Belgrad ve Çetine
Ataşemiliterliklerini yürütme
görevi de kendisine verildi.
Sofya Ataşemiliterliğine
atandığı günlerde yakın arkadaşı
Ali Fethi (Okyar) de Sofya
Elçiliğine atanmıştı. Mustafa
Kemal Sofya Ataşemiliterliği
esnasında 1 Mart 1914 tarihinde
yarbaylığa terfi etti. 1915 yılı
Ocak sonlarına kadar Sofya'da
kaldı.
Bu sıralarda 1 Ağustos 1914'te
Almanya'nın Rusya'ya harp ilanı
ile I. Dünya Savaşı başlamıştı.
Mustafa Kemal gelişen siyasi ve
askeri olayları büyük bir
dikkatle izlemekte; bir taraftan
da görüş ve düşüncelerini
Harbiye Nezaretine bildirmekte
idi. Ona göre katılma zorunlu
hale gelmedikçe Osmanlı Devleti
bu büyük savaşın dışında
kalmalıydı. Ancak olayların
süratle gelişmesi 29 Ekim
1914'te Osmanlı Devletini de
ister istemez İttifak Devletleri
yanında harbe girmek
mecburiyetinde bıraktı. Mustafa
Kemal, bu gelişmeler üzerine
Başkumandanlıktan kendisine faal
bir hizmet istedi ise de uzun
süre bu isteği yerine
getirilmedi. Nihayet ısrarı
üzerine, kendisini 20 Ocak 1915
tarihinde, Tekirdağ'da teşkil
edilecek 19. Tümen Komutanlığına
tayin ettiler. Mustafa Kemal, bu
tayin üzerine Sofya'dan
ayrılarak İstanbul a döndü;
derhal yeni görev yerine hareket
ederek Tümenini kurdu. Bu Tümen
kısa süre sonra görülen lüzum
üzerine 25 Şubat 1915'te
Tekirdağ'dan Maydos (Eceabat)'a
nakledildi. Mustafa Kemal
burada, 19. Tümene ilâveten 9.
Tümenin 2 Piyade Alayı ve bazı
topçu birlikleri de emrine
verilerek Maydos Mıntıkası
Kumandanı olarak görev yaptı.
Gelibolu Yanmadasında önemli
olaylar oluyordu. İngiliz
donanması 18 Mart 1915 günü
Çanakkale Boğazı'nı geçmeye
teşebbüs etti ise de kıyı
topçusunun başarılı savunması
karşısında, muvaffak olamayarak
ağır zayiat verdi. Donanması ile
Boğazı geçemeyen düşman, bu defa
Gelibolu Yarımadası'nı çıkarma
ile zorlamaya karar verdi.
Olaylar bu şekilde gelişirken,
Genelkurmay Başkanlığı da 23
Mart 1915 tarihinde Gelibolu'da
5. Ordu kurulmasına karar
vermiş, Komutanlığına da Alman
Generali Liman von Sanders'i
atamıştı.
Liman von Sanders, muhtemel
düşman taarruzuna karşı
kuvvetlerini üç gruba ayırarak
planını yapmış; Mustafa Kemal'in
başında bulunduğu kuvvetleri
ordu ihtiyatına almıştı. Mustafa
Kemal bu plan gereğince 18 Nisan
1915 günü Tümeniyle Bigalı'ya
geçti.
Düşman birlikleri 25 Nisan 1915
günü Seddülbahir ve Arıburnu
bölgesinden ilk çıkarma
hareketine başladı. Ancak
çıkarma hareketi ilk gün
karşısında Mustafa Kemal'i
buldu. Mustafa Kemal, çıkarmanın
başladığını görür görmez,
kuvvetlerini süratle Bigalı'dan
Conkbayırı'na sevketmişti.
Arıburnu'ndan Conkbayırı'na
ilerleyen İngiliz kuvvetleri, o
gün, Mustafa Kemal'in komuta
ettiği 19. Tümen kuvvetlerinin
taarruzu ile geri çekilmeye
mecbur edildi.Conkbayırı
taarruzunda Türk askeri
görülmemiş bir inanç ve
cesaretle savaşıyor, tarihin en
büyük kahramanlık sahneleri
sergileniyordu. Dâhi komutan,
kumandanlara verdiği emre şu
cümleleri de ilâve etmişti:
"Ben, size taarruz emretmiyorum;
ölmeyi emrediyorum! Biz ölünceye
kadar geçecek zaman zarfında
yerimize başka kuvvetler ve
kumandanlar geçebilir!"
25 Nisan 1915 günü başlayan
çıkarma, kuvvetlerimiz
tarafından kıyıya kadar
itilmesine rağmen düşman, 26 ve
27 Nisan 1915 günleri de çıkarma
harekâtına devam etti. İlerlemek
isteyen İngilizlerle yer yer
şiddetli çarpışmalar oldu; ancak
her taarruz Türk askerinin
kahramanca savunması karşısında
başarısız kaldı. Mustafa Kemal,
Çanakkale Cephesindeki bu üstün
başarıları üzerine 1 Haziran
1915'de Albaylığa terfi etti.
Düşman, Çanakkale'de başarı
sağlayamamasına, ilerleme
gösterememesine rağmen, yeni bir
çıkarma yapmada kararlıydı.
Düşünülen çıkarmanın
gerçekleşebilmesi için, her
şeyden önce ilk direnç hatlarını
oluşturan Arıburnu ve
Seddülbahir'deki Türk
kuvvetlerinin yerlerinden
sökülmesi gerekiyordu.
İngilizler bu amaçla 6 ve 7
Ağustos l915 günleri, takviyeli
kuvvetlerle yeni bir taarruz
daha denediler; düşman
kuvvetleriyle, kuvvetlerimiz
arasında şiddetli muharebeler
oldu. Ancak, Mustafa Kemal'in
aldığı önlemler sayesinde
düşmanın bu taarruzu da gelişme
imkânı bulamadı.
Arıburnu ve Seddülbahir'deki
taarruz devam ederken İngilizler
6 Ağustos 1919 akşamı
Çanakkale'nin güney kıyılarına
da asker çıkararak ilerlemeye
başladı. Bu suretle Anafartalar
Bölgesi de ansızın kritikleşti.
Gelişen bu buhranlı durum
üzerine Liman von Sanders'in
emri ile komuta değişikliği
yapılarak, "Anafartalar Grubu
Komutanlığı'na 8 Ağustos 1915
tarihinde Albay Mustafa Kemal
qetirildi. 9 Ağustos 1915 günü
komutayı ele alan Mustata Kemal,
beklemeksizin aynı gün yaptığı
taarruz ile ilerleyen İngiliz
kuvvetlerini tekrar çıkarma
yaptıkları kıyılara itti. Aynı
günün akşamı Conkbayırı
bölgesine geçerek buradaki
kuvvetleri de 10 Ağustos 1915
sabahı taarruza geçirdi. Böylece
düşmanın ilerlemesine imkân
verilmemiş; aksine tutunduğu
mevzilerden tamamen çıkarılarak
Anafartalar bölgesine tam
anlamıyla hâkim olunmuştu.
Mustata Kemal, 25 Nisan 1915
taarruzunda olduğu gibi 9 ve 10
Ağustos taarruzlarında da bizzat
ateş hattında bulunmuş, ateş
hattından emirler vermiş, bu
davranışı yanındaki subay ve
erler için ifadesi imkânsız
cesaret kaynağı olmuştu.
Conkbayırı'nda kalbini hedef
alan bir kurşun, cebindeki saate
çarpıp geri döndüğünden mutlak
bir ölümden kurtuldu. Bu
muharebeler esnasında gösterdiği
kahramanlık, azim ve yüksek
kumanda kudreti, kendisine
memleket içinde ve dışında büyük
ün sağladı. Artık o,
"Anafartalar Kahramanı" olarak
anılıyordu. Aylarca süren
çıkarma ve savaşlar sonucu
ilerleme kaydedemeyen
İngilizler; nihayet 1915 yılı
Aralık sonunda müttefikleriyle
beraber Çanakkale'den
çekildiler. Düşmanların
Çanakkale Boğazı'nı geçememesi,
İstanbul'un işgalini önlemiş;
İngilizlerin, Marmara ve
Karadeniz üzerinden müttefikleri
Rusya ile bağlantı kurma
hayallerini söndürmüştü. Bütün
bu olaylar, bir anlamda, I.
Dünya Savaşı'nın akışını da
etkiliyor, dünya tarihinin
yönünü değiştiriyordu. Bu
savaşlarda İngilizler insan,
araç ve gereç yönünden
Türklerden şüphesiz ki çok fazla
idi; ancak onların unuttukları
nokta, Türk askerinin tarihsel
kahramanlığı ve bu kahramanlığı
yönlendiren Mustafa Kemal
faktörü idi.
Mustafa Kemal, Çanakkale
Muharebeleri'nin eski şiddetini
kaybettiği 1915 yılının son
aylarında, son bir taarruzla
düşmanı tutunduğu kıyılardan da
sökerek onu tam mağlûp duruma
düşürmek görüşünde idi. Ancak bu
teklifi, Ordu Komutanı Liman von
Sanders tarafından, düşmanın da
kıyıdan yapacağı topçu ateşinin
ağır zayiat verdirebileceği
endişesiyle benimsenmedi. Artık
bu cephede yapacak bir şey
kalmamıştı. Mustafa Kemal, 10
Aralık 1915'te "Anafartalar
Grubu Komutanlığı"nı, Fevzi
(Çakmak) Paşa'ya bırakarak
izinli olarak Çanakkale'den
ayrıldı; İstanbul a döndü.
Mustafa Kemal, 27 Ocak 1916'da
karargâhı Edirne'de bulunan
Onaltıncı Kolordu Komutanlığı'na
atandı. Kısa süre sonra bu
Kolordu'nun aynı isimle
Diyarbakır'da kurulması kararı
üzerine yine Kolordu Komutanı
olarak 11 Mart 1916'da
Diyarbakır-Bitlis-Muş Cephesine
tayin edildi. Mustafa Kemal, 26
Mart 1916'da Diyarbakır'a
gelerek komutayı ele aldı. 1
Nisan 1916'da Generalliğe
yükseltildi. Diyarbakır'a
gelişini takiben kısa bir
hazırlıktan sonra 3 Ağustos 1916
sabahı emrindeki kuvvetleri
Bitlis ve Muş yönünde taarruza
geçirdi; Ruslarla iki tümenimiz
arasında taarruz ve karşı
taarruz şeklinde şiddetli
çarpışmalar oldu. Nihayet 8
Ağustos 1916 sabahı Muş, aynı
günün akşamı Bitlis
kuvvetlerimiz tarafından düşman
işgalinden kurtarıldı. Muş; ne
yazık ki 25 Ağustos 1916'da
tekrar Rusların eline düşmüştü.
Mustafa Kemal Paşa, 2. Ordu
Komutanlığı sırasında, 14 Mayıs
1917'de Muş'u ikinci defa Rus
işgalinden kurtardı. Mustafa
Kemal Paşa, Aralık 1916'da Ahmet
İzzet Paşa'nın izinli olarak bir
süre İstanbul'a gitmesi üzerine
vekâleten 2. Ordu Kumandanlığına
tayin edildi. Karargâhı
Diyarbakır'da olan bu ordunun
Kurmay Başkanı Albay İsmet
(İnönü) Bey'di. Büyük
Kumandanın, İnönü ile yakından
tanışması, emir-komuta zinciri
içinde çalışması bu tarihlere
rastladı.
Mustafa Kemal Paşa,14 Şubat
1917'de Hicaz Kuvve-i Seferiyesi
Komutanlığı'na atanması üzerine
Şam'a giderek Sina Cephesini
teftiş etti ise de 5 Mart 1917
tarihinde Diyarbakır'da 2.
Ordu'ya vekâleten komutan
atandı. Tekrar Diyarbakır'a
dönen Mustafa Kemal Paşa, 16
Mart 1917'de asaleten 2. Ordu
Komutanlığına getirildi. Fakat
bu görevde de çok kalmayarak 5
Temmuz 1917 tarihinde Yıldırım
Orduları Grubu Komutanlığı'na
bağlı olarak Halep'te kurulması
kararlaştırılan 7. Ordu'nun
başına getirildi. Bu cephenin
umumî idaresi Falkenhein adlı
bir Alman generaline verilmişti.
Mustafa Kemal Paşa, 15 Ağustos
1917 günü Halep'e gelerek göreve
başladı. Fakat bir süre sonra
General Falkenhein ile
aralarında askeri görüşler ve
uygulanacak harekat bakımından
anlaşmazlık çıktı; bu
anlaşmazlık sonucu Mustafa Kemal
Paşa, 1917 Ekim başlarında
istifa mecburiyetinde kaldı.
Kendisine tekrar Diyarbakır'daki
eski görevi teklif edildi ise de
kabul etmeyerek İstanbul'a
geldi. 7 Kasım 1917'de Genel
Karargâh'ta görevlendirildi.
Ancak kısa süre sonra Veliaht
Vahdettin Efendi'nin maiyetinde
Alman Umumî Karargâhını ve Alman
Cephelerini ziyaret etmek üzere
Almanya seyahatine iştirak
etti.15 Aralık 1917 - 4 Ocak
1918 arasını kapsayan bu seyahat
esnasında Mustafa Kemal, Alman
askeri çevrelerinde incelemeler
yaparak, Alman İmparatoru II.
Wilhelm ve devrin tanınmış
komutanlarıyla görüştü. Onlara
-hoşlanmasalar da- I. Dünya
Harbi'nin muhtemel sonuçları
hakkındaki görüşlerini açıkça ve
belirgin şekilde anlatıyordu.
Mustafa Kemal Paşa, 20 gün süren
Almanya seyahatinden İstanbul'a
döndükten bir süre sonra böbrek
rahatsızlığı nedeniyle Viyana ve
Karlsbad'a giderek tedavi gördü.
13 Mayıs 1918 - 4 Ağustos 1918
arasını kapsayan bu seyahat
dönüşü General Falkenhein'in
yerine Yıldırım Ordular Grubu
Komutanlığı'na getirilmiş olan
General Liman von Sanders'in
emrindeki 7. Ordu'ya Ağustos
1918'de tekrar komutan oldu ve
15 Ağustos 1918 günü Halep'e
geldi. Mustafa Kemal, bu cephede
İngilizlere karşı başarılı
müdafaa savaşları yaptı.
Takviyeli İngiliz kuvvetleri
karşısında, O'nun maharet ve
dirayeti sayesinde, bu bölgedeki
Türk Ordusu dağılmaktan
kurtarılmış; büyük bir düzen
içinde Halep'e kadar çekilme
başarısını göstermişti.Fakat I.
Dünya Savaşı Almanya ve
müttefikleri aleyhine
gelişiyordu.29 Eylül 1918
tarihinde Bulgaristan savaştan
çekilmiş, 4 Ekim 1918 tarihinde
de Almanya mütareke istemişti.
İstanbul'da Talat Paşa Kabinesi
istifa etmiş, yeni Kabineyi
Ahmet İzzet Paşa kurmuştu. Bu
gelişmeler karşısında Mustafa
Kemal Paşa yetkili makamlara,
askerî ve siyasî önerilerine
devam etti ise de yine kabul
ettiremedi. Nihayet 30 Ekim 1918
tarihinde de Osmanlı Devleti,
itilâf devletleri ile Mondros
Mütarekesi'ni imzalayarak l.
Dünya Savaşı'ndan çekildi.
Mustafa Kemal Paşa, Mondros
Mütarekesi'nin imza edildiği
günün ertesi, 31 Ekim 1918
tarihinde Yıldırım Ordular Grubu
Komutanlığı'na getirildi ise de
artık yapacak birşey kalmamıştı.
7 Kasım 1918 tarihinde bu Grup
Kumandanlığı'nın da Padişah
iradesiyle kaldırılması üzerine
Adana'dan hareketle 13 Kasım
1918 günü İstanbul'a geldi.
Artık Türkiye, mütareke
şartlarını yaşıyordu ve kendisi
de Harbiye Nezareti emrine
verilmiş bir Ordu Kumandanı
idi.
Memleket ve milletin içinde
bulunduğu şartlar ağır idi.
Büyük bir savaş sonunda, mağlup
bir devlet olarak 30 Ekim
1918'de "Mondros Mütarekesi" adı
verilen şartları ağır bir
anlaşma imzalanmış, bu anlaşma
şartlarına dayanılarak
memleketin birçok bölgesi galip
devletlerce işgal edilmiş,
ordumuz dağıtılmış, bütün silâh
ve cephane galip devletlerin
emrine verilmişti. Osmanlı
memleketleri tamamen
parçalandığı gibi, Türk'ün ana
yurdu, Anadolu da galip
devletler arasında taksime
uğruyordu. İtalyanlar Antalya'ya
çıkmıştı. İskenderun, Adana,
Mersin, Antep, Maraş, Urfa işgal
altında idi. Kars'ta İngilizler
idareyi ele almıştı. Trakya
işgal altında idi. Düşman
donanması İstanbul sularında
demirlemişti. Çanakkale ve
İstanbul Boğazları tutulmuştu.
İstanbul ve İstanbul Hükûmeti
İtilâf Devletlerinin baskı ve
kontrolü altında idi. Padişah ve
hükümet, düşmanlara âlet olmuş,
âciz ve şaşkın bir vaziyette
sadece kendileri için emniyet ve
kurtuluş yolu aramakta idiler.
Anadolu'nun her şehrinde ecnebi
subaylar dolaşıyor, İtilâf
Devletleri temsilcisi sıfatıyla
direktifler veriyorlardı.
Yunanlılar da İzmir'i işgal
hazırlıklarıyla meşguldu; bu
yolda büyük çaba harcıyorlar,
İtilâf Devletlerini iknaya
çalışıyorlardı. Nihayet 15 Mayıs
1919'da bu gayelerine
eriştiler.
Olayların bu şekilde
gelişeceğini Mustafa Kemal,
önceden sezinlemişti. Nitekim
Mondros Mütarekesi'nden 5 gün
sonra, 5 Kasım 1918'den itibaren
Harbiye Nezaretinden Mondros
Mütarekesi gereğince ordulara
terhis emirleri gelmeğe başladı.
Atatürk, aynı gün Adana'dan
Sadrazam Ahmet İzzet Paşa'ya ilk
ikaz telgrafını çekti: "Ciddî
olarak arzederim ki gereken
tedbirleri almadıkça orduyu
terhis etmeyiniz! Şayet orduları
terhis edecek ve İngilizlerin
her dediğine boyun eğecek
olursak düşman ihtiraslarının
önüne geçmeğe imkân
kalmayacaktır". Bu, Atatürk'te,
her şey bitti zannedilen bir
zamanda da kurtuluş ümidinin
sönmediğini, pek çoklarının
düştüğü yeis ve ümitsizliğe asla
kendisini kaptırmadığını
gösterir.
Fakat, acıdır ki Mustafa Kemal
Paşa tarafından yapılan bütün bu
haklı itirazlar etkisiz kalır ve
ordunun terhisine sür'atle devam
edilir. Çünkü genel kanaat,
İtilâf Devletleri ile herhangi
bir mücadeleye giremeyeceğimiz,
böyle bir mücadelenin aleyhimize
sonuçlanacağı idi. O halde
İtilâf Devletlerini
gücendirmeyecek, Mondros
Mütarekesi şartlarını yerine
getirecektik. İstanbul
Hükümetinin görüşü ve davranışı
bu idi.
Padişah ve hükümetini saran bu
umutsuzluğa rağmen, milletimiz,
haksız işgal ve istilâlara karşı
nefsini müdafaa yolunda her
çabayı gösteriyor; memleketin
çeşitli yörelerinde düşmanla
mahalli kuvvetler arasında
çarpışmalar oluyordu. Diğer
taraftan mütecaviz dügmana karşı
koymak ve kurtuluş çareleri
aramak üzere Anadolu'da yer yer
milli teşkilâtlar
oluşturuluyordu. Ancak bütün bu
kuruluşlar, ayrı ayrı
çalışmaları sebebiyle istenilen
ölçüde etkili olamıyorlar, bütün
memleketi kapsayan bir hareket
ve birlik gösteremiyorlardı.
Mütareke Türkiye'si, aklın
alamayacağı derecede karışık bir
Türkiye'dir. Bölgesel direnme
hareketlerine öncülük eden
Müdafaa-i Hukuk, Muhafaza-i
Hukuk, Redd-i İlhak gibi
cemiyetlerin yanı sıra özellikle
İstanbul'da güya kurtuluş
çareleri arayan yüzlerce cemiyet
kurulmuştu. İngiliz Muhipleri
Cemiyeti, Wilson Prensipleri
Cemiyeti, Türk-Fransız Muhipleri
Cemiyeti, Cemiyet-i Akvam,
Müzaheret Cemiyeti bunlann
başlıcalarıdır. Kurtuluş
çareleri değişikti. Bir kısmı
İngilizlerin, bir kısmı
Fransızların himayesini
istiyordu, bir kısmı Amerikan
mandasını öneriyordu. Bir kısım
kimseler de Mondros Mütarekesi
gereğince padişah ve halife için
hükümranlık hakkı tanınan küçük
bir bölgede Osmanlı Devleti'ni
sembolik olarak devam ettirme
düşüncesinde idiler. Memleketin
içinde bulunduğu karışıklıktan
istifade çareleri arayan bazı
cemiyetler de vatan toprakları
üzerinde millî birliği
parçalayıcı faaliyetlere
girişmişlerdi.
Bu durum karşısında ciddi ve
gerçek karar ne olabilirdi.
Tarih kültürü çok geniş olan ve
tarihten sonuç çıkarmasını çok
iyi bilen Atatürk, gerçek kararı
sezmekte gecikmedi. Bu vaziyet
karşısında bir tek karar vardı.
O da milli egemenliğe dayanan,
kayıtsız şartsız bağımsız yeni
bir Türk Devleti kurmak idi.
Atatürk'e göre önemli olan "Türk
milleti'nin haysiyetli ve
şerefli bir millet olarak
yaşamasıydı. Ne kadar zengin ve
refah içinde olursa olsun,
istiklâlden mahrum bir millet,
medeni insanlık karşısında uşak
olmak mevkiinden yüksek bir
muameleye lâyık görülemezdi.
Yabancı bir milletin himaye ve
efendiliğini kabul etmek,
insanlık vasıflarından
yoksunluğu, acizlik ve
miskinliği itiraftan başka
birşey değildi. Halbuki Türk'ün
haysiyet ve gururu çok yüksek ve
büyüktü. Böyle bir millet esir
yaşamaktansa mahvolsun daha
iyiydi". Öyleyse Milli
Mücadele'nin parolası "Ya
istiklâl ya ölüm!"
olacaktı.Artık Anadolu'ya
geçerek Millî Mücadele bayrağını
açmak gerekiyordu. İşte bu
sıralarda, Mustafa Kemal Paşa'yı
İstanbul'dan uzaklaştırmak
amacıyla, kendisine Dokuzuncu
Ordu Müfettişliği teklif edildi.
Mustafa Kemal Paşa, kendisine
geniş salâhiyetler tanıyan bu
vazifeyi kabul etti.
16 Mayıs 1919 günü Bandırma
vapuru ile İstanbul'dan hareket
eden Mustafa Kemal Paşa, 19
Mayıs 1919 sabahı Samsun'da
Anadolu topraklarına ayak bastı.
Kendisinin Anadolu'ya gönderiliş
gerekçesi, "Samsun ve
çevresindeki asayişsizliği
yerinde görüp incelemek ve
tedbir almak"tan ibaretti.
Hükûmete verilen İnqiliz
raporlarında, bu bölgede
Türklerin, Rumlara karşı gerilla
hareketine giriştikleri ve
bölgenin asayişini bozdukları
bildirilmekte ise de durum tam
tersine idi. Bu bölgede, Pontus
Rum Devleti kurma amacına
yönelik geniş bir Rum faaliyeti
vardı. Baskı gören Rumlar değil,
Türklerdi. Rum Patrikhanesinden
idare edilen Mavri Mira Cemiyeti
bu bölgede kurduğu çeteler
vasıtasıyla Türk köylerini
basıyor, katliamlar yapıyor,
yerli halkı yıldırmak istiyordu.
Bu girişimlere karşı vatansever
Türkler de mukabil çeteler
oluşturmuşlar; bölge Rumları ile
mücadeleye başlamışlardı. Bütün
bu gerçeklere rağmen Mustafa
Kemal Paşa'ya verilen talimat
gereğince bölge Türklerinin
direnmeleri önlenecekti. Mustafa
Kemal Paşa, görevi kabul için
Ordu Müfettişliği sıfatı ve
geniş salâhiyetler istedi.
İstanbul Hükûmeti bu istekleri
de kabul etti.
Saray ve İstanbul Hükümeti,
Mustafa Kemal Paşa'nın bu görevi
yapacağını zannetmişti. Oysaki
Mustafa Kemal'in düşünceleri
tamamen başka idi. Ama bu görev,
kuşkuları çekmeksizin Anadolu ya
geçmek için değerlendirilmesi
gereken bir fırsattı. Kendisine
verilen yetkileri de, geri
alınıncaya kadar milletin
menfaatleri adına kullanmak
vicdanî bir davranış idi. Esasen
olayların akışı da kısa zamanda
bunu ispatlayacaktı. Mustafa
Kemal Paşa İstanbul'dan
ayrılmadan önce başta sadrazam
olmak üzere kabine azalarının
hemen hepsi ile ve en sonunda
Padişahla görüşmüştü. Fakat bu
kişilerin hiçbirinde memleketi
içinde bulunduğu badireden
kurtaracak bir enerji, bir ümit
ışığı görmemiş, görememişti.
İstanbul Hükümetinin ve
Padişahın davranışlarında İtilâf
Devletlerini gücendirmemek
görüşünün ağır ezikliğini
hissetti. Oysaki onların
kararlarına uymak değil, karşı
koymak lâzımdı. İşte Anadolu'ya
bu gaye ile gidiyordu. Mustafa
Kemal Paşa'nın İstanbul'dan
ayrılırken yakın arkadaşlarına
söylediği şu sözler bu bakımdan
büyük önem taşımaktadır: "Düşman
süngüsü altında milli birlik
olamaz. Ancak hür vatan
topraklarında memleketin
istiklâli ve milletin hürriyeti
için çalışılabilir. Bu gayeyi
tahakkuk ettirmek üzere
Anadolu'ya gidiyorum".
Mustafa Kemal Paşa, Anadolu'ya
geçer geçmez planını uygulamaya
başladı. 21 Mayıs 1919'da Kâzım
Karabekir'e çekti. Telgrafta bu
davranışını şöyle belirtiyordu:
"Umumî durumumuzun aldığı vahim
şekilden pek müteessirim. Millet
ve memlekete borçlu olduğum en
son vicdani vazifeyi yakından
müşterek çalışma ile en iyi
şekilde yerine getirmek mümkün
olacağı kanaati ile bu son
memuriyeti kabul ettim".
Mustafa Kemal Paşa, Samsun'a
çıktıktan 2 gün sonra, 21 Mayıs
1919'da Genelkurmay
Başkanlığı'na Samsun ve
çevresindeki asayişsizliğin
sebeplerini açıklayan ne
İstanbul Hükûmetinin ne de
İtilâf Devletleri
temsilcilerinin hoşlanmadığı şu
telgrafı çekti: "Rumlar bu
bölgede, Pontus Hükümeti teşkili
gibi bir safsata etrafında
toplanmış ve Rum çeteleri hemen
kâmilen siyasi bir şekle
dönüşmüştür". 22 Mayıs 1919'da
Samsun'dan Sadaret'e gönderdiği
raporu da şu cümle ile
noktaladı: "Millet birlik olup
hâkimiyet esasını, Türklük
duygusunu hedef almıştır". Bu
anlamlı ifadede Anadolu'da
beliren Milli Mücadele azmini
sezmemek mümkün değildir. İşte
bu raporlar İstanbul'a geldikten
sonradır ki İtilâf Devletleri
temsilcileri İstanbul
Hükümetinden sordu: "Tanınmış
bir Türk generalinin Anadolu'da
ne işi vardır?" Bunun üzerine
İstanbul Hükûmeti, Anadolu'ya
gönderdiği müfettişi geri
çağırma girişimlerine başladı.
Artık Anadolu'da başlayan Millî
Mücadele, liderini bulmuş,
dağınık ve bölgesel mukavemetler
bir bayrak altında toplanmaya
başlamıştı. Bunun ilk örneğini
22 Haziran 1919'da Mustafa Kemal
imzasıyla Amasya'dan bütün
memlekete duyurulan bir tamimde
görüyoruz. Bu genelgede kutsal
bir ses işitiliyordu: "Vatanın
bütünlüğü, milletin istiklâli
tehlikededir. Milletin
istiklâlini yine milletin azim
ve kararı kurtaracaktır". Bu
cümleler Milli Mücadele'nin
örgütlü olarak fiilen
başladığının onun imzası ile
bütün cihana ilânı idi. Bu
genelge diğer bir maddesiyle
beliren millî tehlike karşısında
izlenecek ilk yolu da
belirtiyordu: "Her vilâyetten
seçilecek milletin güvenini
kazanmış delegelerle,
Anadolu'nun en emin yeri olan
Sivas'ta derhal bir millî kongre
toplanacaktır".
Mustafa Kemal Paşa, Amasya
Tamimi adıyla ünlü bu
genelgesini yaptıktan sonra
Erzurum'a geçmek üzere 27
Haziran 1919'da halkın sevinç
gösterileri arasında Sivas'a
geldi. Şehirde kaldığı 1 günlük
süre içinde, Erzurum Kongresi'ni
takiben Sivas'ta yapılacak
Kongre için ilgililere gerekli
direktifleri vererek Erzurum'a
hareket etti. Atatürk, 3 Temmuz
1919 günü Erzurum'a geldi.
Kendisi der ki "Benim Erzurum'a
gelişim, bütün milletin ateşten
bir çember içine alınmış olduğu
bir zamana tesadüf etti. Bütün
millet bu çemberin içinden nasıl
çıkılacağını düşünmekte idi". O,
Ilıca önlerinde Erzurumlular
tarafından coşkun bir şekilde
karşılandığı zaman Çukurova da
muhacir olarak bulunup Erzurum'a
dönen ihtiyar Mevlüt Ağa ile
aralarında geçen konuşma, bu
ateşten çember içinden mutlaka
çıkılması gerektiği fikrini
Atatürk'te daha da perçinledi.
İhtiyar, fakat dinç Mevlüt
Ağa'ya Mustafa Kemal Paşa
sordu:" - Çukurova gibi verimli
bir memleketten niye döndün?
Yoksa geçinemedin mi?" Mevlût
Ağa derhal cevap verdi: "- Hayır
Paşam, geçimimiz çok rahattı.
Son günlerde işittim ki
İstanbul'daki ırzıkırıklar,
bizim Erzurum'u Ermenilere
vereceklermiş. Geldim ki
göreyim, bu namertler kimin
malını kime veriyorlar? Bu
sözler, milletle beraber, millet
için çalışmak üzere Erzurum' a
gelen Mustafa Kemal Paşa'yı çok
duygulandırmış, gözlerini
yaşarmıştı. Etrafındakilere
döndü ve : "-Bu milletle neler
yapılmaz".
Atatürk, Erzurum'a gelişinden 5
gün sonra, 8-9 Temmuz 1919'da
"Sine-i millette bir ferd-i
mücahit" olarak çalışmak üzere
çok sevdiği askerlik mesleğinden
ve görevinden istifa etti. Artık
bir millet ferdi olarak,
milletten kuvvet, kudret ve
ilham alarak tarihi vazifesine
devam ediyordu.
Atatürk'ün Aldığı Kıdem, Nişan
ve Ünvanlar
"Benim gözümde hiçbir şey
yoktur, ben yalnız liyâkat
âşığıyım"
Mustafa Kemal Atatürk
-
6 Kasım 1913'de iki yıllık
kıdem zammı aldı.
-
29 Ekim 1914'de iki yıllık
kıdem zammı aldı.
-
25 Mart 1916'da iki yıllık
kıdem zammı aldı.
-
1 Nisan 1916'da iki yıllık
kıdem zammı aldı.
-
23 Aralık 1917'de iki yıllık
kıdem zammı aldı.
-
25 Ocak 1908'de 5. dereceden
"MECİDİ NÎŞAN" (Abdulmecit
zamanında çıkartılmış nişan)
ile onurlandırıldı.
-
12 Mart 1913'de Fransız
Hükümeti tarafından
'şövalye' derecesi olan
"LEJYON DONÖR NlŞANI" ile
onurlandırıldı.
-
6 Aralık 1913'de 4.
dereceden "OSMANÎ NÎŞANI"
ile onurlandırıldı.
-
17 Ocak 1915'de "ALTIN
LİYAKAT MADALYASI" aldı.
-
1 Şubat 1915'de 4. dereceden
"OSMANÎ NÎŞANI" ile
onurlandırıldı.
-
15 Temmuz 1915'de "HARB
MADALYASI" ile
onurlandırıldı.
-
1 Eylül 1915'de "GÜMÜŞ
LİYAKAT-GÜMÜŞ ÎMTÎYAZ
MADALYALARI'yla
onurlandırıldı.
-
9 Mayıs 1916'da Avsuturya ve
Macaristan Hükümeti
tarafından "HARB NİŞANI" ile
birlikte "KRUVA ve MERİT
NİŞANI"nm 3. derecesiyle
onurlandırıldı.
-
12 Aralık 1916'da 2.
dereceden "MECİDÎ NİŞANI"
ile onurlandırıldı.
-
17 Şubat 1917'de Alman
imparatoru tarafından 1.
dereceden "KILIÇLI PRUSYA
KORDONU NİŞANI" ile
onurlandırıldı.
-
1 Nisan 1917'de 2. dereceden
"OSMANÎ NİŞANI" ile
onurlandırıldı.
-
9 Eylül 919'da Avusturya ve
Macaristan Hükümeti
tarafından 2. dereceden
"HARB ALÂMETİ MERİT ASKERİ
NİŞANI" ile onurlandırıldı.
-
23 Eylül 1919'da 1.
dereceden "KILIÇLI MEClDÎ
NİŞANI" ile onurlandınldı.
-
29 Aralık 1917'de yine 1.
dereceden "KILIÇLI MECÎDÎ
NİŞANI" ile onurlandırıldı.
-
19 Eylül 1921'de Türkiye
Büyük Millet Meclisi
tarafından "GAZİ ve
MAREŞALLİK" ünvanlanyla
onurlandırıldı.
-
27 Mart 1923'de Afganistan
Kralı tarafından "LİMER-Î
ÂLÂ NİŞANI" ile
onurlandırıldı.
-
24 Kasım 1923'de kırmızı ve
yeşil kurdelah "İSTİKLÂL
MADALYASI'yla
onurlandırıldı.
-
24 Kasım 1934'de Türkiye
Büyük Millet MECLİSİ
tarafından TÜRKLÜĞÜN EN
BÜYÜK SiMGESi Olan "ATATÜRK"
soyadıyla onurlandırıldı.
Atatürk'ün Son Yılları ve Ölümü
Atatürk'ün ilk hastalık
belirtisi 1937 yılında ortaya
çıktı. 1938 yılı başlarında
Yalova'da bulunduğu sırada,
ciddî olarak hastalandı.
Buradaki tedavi olumlu sonuç
verdi. Fakat tamamen iyileşmeden
Ankara'ya yaptığı yorucu
yolculuk, hastalığının artmasına
sebep oldu.
Bu tarihlerde Hatay sorununun
gündemde olması da onu
yormaktaydı. Hasta olmasına
rağmen, Mersin ve Adana'ya
geziye çıktı. Kızgın güneş
altında askerî birliklerimizi
teftiş edip tatbikat yaptıran
Atatürk, çok yorgun düştü. Ülkü
edindiğimillî dava uğruna kendi
sağlığını hiçe saydı. Güney
seyahati hastalığının artmasına
sebep oldu. 26 Mayıs'ta
Ankara'ya döndükten sonra tedavi
ve istirahat için İstanbul'a
gitti. Doktorlar tarafından,
siroz hastalığı teşhisi kondu.
Deniz havası iyi geldiği için,
Savarona Yatı'nda bir süre
dinlendi. Bu durumda bile ülke
sorunlarıyla ilgilenmeye devam
etti. İstanbul'a gelen Romanya
kralı ile görüştü. Bakanlar
Kurulu toplantısına başkanlık
etti. 4 Temmuz 1938'de Hatay
Antlaşması'nın yürürlüğe girmesi
Atatürk'ü çok sevindirip
moralini düzeltti.
Temmuz sonlarına kadar
Savarona'da kalan Atatürk'ün
hastalığı ağırlaşınca Dolmabahçe
Sarayı'na nakledildi. Fakat
hastalığı durmadan ilerliyordu.
O'nun hastalığını duyan Türk
halkı, sağlığıyla ilgili
haberleri heyecanla takip
ediyor, bütün kalbiyle
iyileşmesini diliyordu.
Hastalığının ciddiyetini
kavrayarak 5 Eylül 1938'de
vasiyetini yazıp servetinin
büyük bir kısmını Türk Tarih ve
Türk Dil kurumlarına bağışladı.
Ekim ayı ortalarında durumu
düzelir gibi oldu. Fakat, çok
arzuladığı hâlde, Ankara'ya
gelip cumhuriyetin on beşinci
yıl dönümü törenlerine
katılamadı. 29 Ekim 1938'de
kahraman Türk Ordusu'na
yolladığı mesaj, Başbakan Celâl
Bayar tarafından okundu.
"Zaferleri ve mazisi insanlık
tarihi ile başlayan, her zaman
zaferlerle beraber medeniyet
nurlarını taşıyan kahraman Türk
ordusu!" sözü ile Türk
Ordusu'nun önemini belirtmiştir.
Yine aynı mesajda "Türk
vatanının ve Türk'lük camiasının
şan ve şerefini, dahilî ve
harici her türlü tehlikelere
karşı korumaktan ibaret olan
vazifeni, her an ifaya hazır ve
amade olduğuna benim ve büyük
ulusumuzun tam bir inan ve
itimadımız vardır" diyerek Türk
Ordusu'na olan güvenini
belirtmiştir.
Atatürk 1 Kasım 1938'de
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
açılış töreninde de bulunamadı.
Hazırladığı açılış nutkunu
Başbakan Celâl Bayar okudu.
Atatürk bu nutkunda ülkenin
imarı, sağlık hizmetleri ve
ekonomi konularındaki
faaliyetleri açıkladı. Bundan
başka eğitim ve kültür
konularına da temas edip
gençliğin millî şuurlu ve modern
kültürlü olarak yetişmesi için
İstanbul Üniversitesi'nin
geliştirilmesi, Ankara
Üniversitesi'nin tamamlanması ve
Van Gölü civarında bir
üniversitenin kurulması için
çalışmaların yapıldığını
belirtti. Türk Tarih ve Türk Dil
kurumlarının çalışmalarından
duyduğu memnuniyeti açıkladı.
Ayrıca Türk gençliğinin kültürde
olduğu gibi spor sahasında da
idealine ulaştırılması için
Beden Terbiyesi Kanunu'nun
uygulamaya konulmasından duyduğu
memnuniyeti belirtti. Atatürk,
ölümüne kadar memleket
meselelerinden bir an olsun uzak
kalmamıştı.
Atatürk'ün hastalığı tekrar
şiddetlendi. 8 Kasımda
sağlığıyla ilgili raporlar
yayımlanmaya başlandı. Bütün
memleketi tekrar derin bir
üzüntü kapladı. Her Türk'ün
kalbi onun kurtulması dileğiyle
çarpıyordu. Ancak, kurtarılması
için gösterilen çabalar sonuç
vermedi ve korkulan oldu.
Dolmabahçe Sarayı'nda 10 Kasım
1938 sabahı saat dokuzu beş
geçe, insan için değişmez kanun,
hükmünü uyguladı. Mustafa Kemal
Atatürk aramızdan ayrıldı.
Bu kara haberle, yalnız Türk
milleti değil, bütün dünya yasa
büründü. Büyük, küçük bütün
devletler onun cenaze töreninde
bulunmak üzere temsilciler
göndererek, Türkiye
Cumhuriyeti'nin kurucusuna karşı
duydukları derin saygıyı
belirten mesajlar gönderdiler.
16 Kasım günü Atatürk'ün
tabutu, Dolmabahçe Sarayı'nın
büyük tören salonunda katafalka
konuldu. Üç gün üç gece, gözü
yaşlı bir insan seli ulu
önderine karşı duyduğu saygı,
minnet ve bağlılığını ifade
etti.Cenaze namazı 19 Kasım günü
Prof. Şerafettin Yaltkaya
tarafından kıldırıldı. On iki
generalin omzunda sarayın dış
kapısına çıkarılan tabut, top
arabasına konularak, İstanbul
halkının gözyaşları arasında
Gülhane Parkı'na götürüldü.
Buradan bir torpido ile Yavuz
zırhlısına nakledildi. Büyük Ada
açıklarına kadar, donanmamız ve
törene katılmak için gelmiş olan
yabancı gemilerin eşlik ettiği
Yavuz zırhlısı cenazeyiİzmit'e
getirdi. Burada Yavuz
zırhlısından alınan cenaze, özel
bir trene kondu. Atalarına son
saygı görevlerini yapmak üzere
toplanan halkın kalbinde derin
bir üzüntü bırakarak Ankara'ya
getirilmek üzere hareket edildi.
Atatürk'ün vefatı üzerine
cumhurbaşkanı seçilen İsmet
İnönü, Türkiye Büyük Millet
Meclisi Başkanı, bakanlar,
Genelkurmay Başkam,
milletvekilleri ile ordu ve
devlet ileri gelenleri
tarafından karşılanan cenaze,
Türkiye Büyük Mîllet Meclisi
önünde hazırlanan katafalka
kondu. Ankara halkı da onun
cenazesi önünden saygıyla
geçerek son görevini yaptı. 21
Kasım 1938 Pazartesi günü, sivil
ve askerî yöneticiler ile
yabancı devlet temsilcilerinin
hazır bulunduğu ve on binlerce
insanın katıldığı büyük bir
tören yapıldı. Daha sonra
Atatürk'ün tabutu katafalkta
alınarak. Etnografya Müzesinde
hazırlanan geçici kabre kondu.
Türk milleti daha sonra, bu
büyük insana lâyık, Ankara
Rasattepe'de bir Anıtkabir
yaptırdı. 10 Kasım 1953'te
Etnografya Müzesinden alınan
Atatürk'ün naaşı Anıtkabir'e
getirildi. Burada yurdun her
ilinden getirilmiş olan vatan
topraklan ile hazırlanan ebedî
istirahatgâhına yerleştirildi.
Atatürk'ün Vasiyeti
"Malik olduğum bütün nutuk ve
hisse senetleriyle Çankaya'daki
menkul ve gayrimenkul emvalimi
Cumhuriyet Halk Partisi'ne
atideki şartlara, terk ve
vasiyet ediyorum:
1. Nutuk ve hisse senetleri,
şimdiki gibi, İş Bankası
tarafından nemalandırılacaktır.
2. Her seneki gibi nemadan,
nispetleri şerefi mahfuz
kaldıkça, yaşadıkları müddetçe,
Makbule'ye ayda bin, Afet'e 800,
Sabiha Gökçen'e 600, Ülkü'ye 200
lira ve Rukiye ile Nebile'ye
şimdiki yüzer lira verilecektir.
3. Sabiha Gökçen'e bir ev de
alınabilecek, ayrıca para
verilecektir.
4. Makbule'nin yaşadığı müddetçe
Çankaya'da oturduğu ev de
emrinde kalacaktır.
5. İsmet İnönü'nün çocuklarına
yüksek tahsillerini ikmal için
muhtaç olacakları yardım
yapılacaktır.
6. Her sene nemâdan mütebaki
miktar yarı yarıya, Türk Tarih
ve Dil Kurumlarına tahsis
edilecektir."
Mustafa Kemal ATATÜRK
|
|
| |
Sayfa
Başına Dön |
|
|
|
Atatürk'ün
Yazılı Eserleri
|
Subay ve Komutan ile Konuşmalar
"Subay ve Komutan ile
Konuşmalar" Atatürkün askerliğe
ilişkin eserlerinin en
önemlilerinden birisidir. Bu
eser, Atatürk, 1914 yılında
Kurmay Yarbay rütbesiyle Sofya
askeri Ataşesi olarak bulunduğu
sırada, Nuri conker'in "Zabit ve
Kumandan (Subay ve Komutan)"
adlı kitabına karşılık olarak
yazılmıştır.
Genç subayın, içinde
bulunduğu ordudaki aksaklıkları,
hataları nasıl sezdiğini;
bunlara karşı tepkisiz
kalmayarak üst makamlara hatalar
ve çözüm yollarını nasıl
sunduğunu; ülkenin içinde
bulunduğu askeri ve siyasal
durumdan duyduğu acıları kitabın
birinci bölümünde bulmaktayız.
Atatürk, bir subayın taşıması
gereken özveri, ölümü göze alma,
emri altındakileri sevk ve idare
edebilme, taarruz ruhu,
insiyatif özellikleri hakkında,
Nuri Conker'in görüşlerine
katılmış ve kendi düşüncelerini
de çeşitli örneklerle
destekleyerek açıklamıştır.
Bunların yanı sıra, Türk
kadınının, aslında toplumu
yaratmada çok etkili
olabilecekken, suskunluğu
seçtiğini bütün açıklığıyla
ortaya koymaktan kendini
alamamıştır. Türk ulusu hakkında
ise "kuşkusuz bizim ulusumuzun
karakteri de bütün karakterler
gibi yükselmeye ve istenen şekle
girmeye elverişlidir. Fakat
kendi kendisine olmak
koşuluyla..."dedikten sonra,
dışardan ulusumuzun karakterine
yapılmak istenen etkilerin
amacına ulaşamayacağını
vurgulamıştır.
Subaylarda ve erlerdeki
inisiyatif özelliğine eserinde
geniş bir bölüm ayıran Atatürk,
kendi dönemindeki ile daha
önceki dönemlerde Osmanlı
ordusunu kıyaslamıştır.
Özellikle Trablusgarp Savaşı'nda
edindiği deneyimler ile
kendiliğinden hareket ve iş
görme özelliğinin, olması
gereken sınırını göstermiştir.
Atatürk, eserin son
bölümünde, Kuzey Afrika'da
birlikte çarpıştığı korkusuz ve
yiğit silah arkadaşlarını anmış
ve onları "yüksek askerlik
niteliklerine" sahip insanlar
olarak tanımlamıştır. Bu
davranışı O'nun diğer bütün
üstünlüklerinin yanı sıra
insancıl yönünede tanıklık eder.
Geometri
Atatürk bu kitabı ölümünden
birbuçuk yıl önce III. Türk
Dil Kurultayından hemen
sonra 1936-1937 yılı kış
aylarında Dolmabahçe
Sarayında kendi eliyle
yazmıştır. Atatürk Arapça ve
Farsça terimlerle dolu ders
kitaplarının öğrenciler
açısından öğrenimi
geciktireceğini düşünmüştü.
Taktik ve Tatbikat
Bu eserinde, bir muharebeyi sevk
ve idarede belirli kuralların
olamadığını vurgulaması yanında,
komutan olan kişinin nitelikleri
üzerinde de durmuştur. Bunlar
ise; birliğini barışta ve
savaşta eğitmek, yönetmek ve
gözetmekteki üstün başarı,
elindeki kuvvetin eksikliğini
giderecek düşünce gücü ve
astlarından her konuda üstünlüğü
sağlamaktır. Bunun yanında,
kişisel cesaret, başkalarının
hareketini önceden seziş ve
harekatını en uygun zamanda
yapabilme yeteneği olmalıdır.
Ortak amacın
gerçekleştirilebilmesi için
birliklerini başarılı bir
şekilde yönetmeli, astları
üzerinde etkili olmalı ve
otoritesini kurabilmelidir.
Bu eserde ayrıca bir komutanın
başarılı olabilmesi için bu
kuralları sadece okumuş ve
öğremiş olmanın yeterli
olamadığı, bunların tatbikatının
da önemi belirtilmiştir.
Takımın Muhabere Eğitimi
Bu kitap; Berlin Askeri
Üniversitesi eski müdürlerinden
General Litzmann'ın "Seferber
Mevcudunda Takım, Bölük ve
Taburun Muharebe Talimleri" adlı
eserinin ilk bölümünü
oluşturmakta olup, Selanik'te
3.Ordu Karargahı'nda görevli,
Kurmay Kıdemli Yüzbaşı Mustafa
Kemal tarafından Almanca'dan
Osmanlıca diline çevrilmiş ve
1908 yılında Selanik Asır
Matbaasında basılmıştır.
Kitabın özü; seferi tam
mevcutlu bir takımın, değişik
hava şartları ve çeşitli
arazide, basit bir mesele içinde
muharebe yöntemlerinin
uygulaması, avcı hattı
teşkiliyle bir avcı hattının
ateş muharebesi üzerinde
toplanmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa,
subayların arazide
yetiştirilmesini amaçlayan
tatbikatın, önemini vurgulayan
bu eserini, 1911 yılında 5.
Kolordu Harekat Şube Müdürü iken
yazmıştır. Bu eserde, karşılıklı
olarak kırmızı ve mavi muharebe
birliklerinin Selanik-Kılkış
arasında yaptıkları savunma ve
taarruz uygulamalarının
değerlendirilmesi yapılmıştır.
Cumalı Ordugahı
Cumalı Ordugahı; Makedonya
bölgesinde, Köprülü - İştip yolu
üzerinde bulunmaktadır. Bu
ordugahta, 3. Süvari Tümen
Komutanı Tuğgeneral Suphi
Paşa'nın komutası altında
kurulan bir süvari tugayına
eğitim ve manevra
yaptırılmıştır. Bu manevraya
katılan Mustafa Kemal, "Cumalı
Ordugahı" adlı eserini yazmış;
süvari, bölük, alay, tugay
eğitim ve manevralarını
anlatmıştır.
Mustafa Kemal bir kurmay subay
olarak teorik bilgilere önem
vermekte, ancak askeri tatbikat
ve manevralardan sadece
katılanların yararlanmasını
yeterli görmemektedir. Bu
yüzden, 10 gün süren bu tatbikat
sırasında tututuğu gözlem
notlarını, hazırlanan meseleleri
ve komutanların yaptıkları
eleştirileri yazmış, bol kroki
ile küçük bir broşür haline
dönüştürmüştür.
12 Eylül 1909'da tamamladığı bu
eseri, Selanik'te 1909 yılında
matbaa harfleriyle basılmıştır.
Eser; 39 sayfa metin ve 7 adet
krokiden oluşmaktadır.
Bölük Muhabere Eğitimi
"Bölük Muharebe Eğitimi" olarak
yayınlanan eser, meskun yerlerde
muharebe, savunma ve taarruz
konularını kapsamaktadır. Meskun
yerlerin sınırlayıcı
durumlarının muharebeye etkisi,
savunma mevziinin seçimi,
savunma mevziinin hazırlanması,
ateş sahalarının temizlenmesi,
ateş taksimi, ateş tutmayan ölü
bölgelerin kapatılması ve
mevziin işgali gibi savunmanın
esasını oluşturan konular
işlenmiştir.
Ayrıca taarruzda birliğin aldığı
tertip ve düzen, ilerleme, ateş
üstünlüğü, ihtiyatların
kullanılması gibi taarruz
harekatında her zaman
karşılaşılacak konular ele
alınmıştır. Genç Kurmay
Önyüzbaşı Mustafa Kemal
(Atatürk) tarafından, Almanca
aslından tercüme edilen ve bağlı
olduğu ordunun eğitimine katkısı
olan bu eserden yeni nesillerin
de faydalanabilmeleri için
bugünkü Türkçe'ye çevrilmiştir.
Nutuk
Yurdumuzun parçalanıp, işgal
edildiği günlerden başlayarak,
Türk tarihinde bir dönüm noktası
olan İstiklal Savaşı'nı, Türkiye
Cumhuriyeti'nin kuruluşunu ve
inkılapların yapılışını anlatan
Nutuk, siyasi ve milli
tarihimizin birinci elden,
değerli bir kaynak eseridir.
Atatürk'ün kendi kaleminden
çıkan bu eser, yine Atatürk
tarafından, Cumhuriyet Halk
Partisi'nin 15-20 Ekim 1927
tarihleri arasında Ankara'da
toplanan İkinci Kurultayı'nda
36,5 saat süren ve altı günde
okunan tarihi bir hitabeye
dayandığı için Nutuk adını
almıştır.
Nutuk, yalnız geçmiş devrin
bir hikayesi olarak dünümüzü
anlatmakla kalmayıp, yakın
tarihimizden alınan ibret dolu
tecrübelerle, milli varlığımızın
bugününe de yarınına da ışık
tutabilen bir değer
taşımaktadır. Nutuk, milleti
ülkenin geleceğini belirleyecek
olan milli birlik ilkesi
etrafında bilinçlendirip,
kenetlendirerek, milli irade ve
milli hakimiyet kavramlarının
harekete dönüştürülmesi yoluyla,
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin
kuruluşundan Cumhuriyetin
ilanına kadar uzanan başarılı
bir tarihi akışın hikayesidir.
Nutuk ilk defa 1927 yılında,
biri asıl metin, diğeri belgeler
olmak üzere Arap harfleriyle iki
cilt olarak yayınlanmıştır. Aynı
yıl, tek cilt halinde lüks bir
baskısı da yapılmıştır. Yazı
inkılabından sonra, bu ilk
metnin okunması güçleştiğinden,
1934 yılında, Milli Eğitim
Bakanlığınca üç cilt olarak
yeniden basılmıştır. Nutuk,
Atatürk Kültür Dil ve Tarih
Yüksek Kurumu Atatürk Araştırma
Merkezince yeniden basılmıştır
|
|
| |
Sayfa
Başına Dön |
|
|
|
|
 |
| |
|
|